HOŞ GELDİNİZ

***
HAYAT;
ÖĞRENME, BİLME ve PAYLAŞMAKTIR.

***
İNSANLIĞA,YARATICI DÜŞÜNCE İLE BİR NEVİ SERVİS YAPMA VE PAYLAŞMA
SANATIDIR.
***

TÜRKİYE CANIM FEDA

Sosyal Zeka

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM, çocuk

Bu dünyada kimler kariyerinde yükseliyor? Akıllı olanlar mı, bilgili olanlar mı, yoksa sosyal becerileri olanlar mı? Birçok anne-baba, çocukları okul birincisi olsun ya da sınavlarda birinci olsun, derece yapsın diye çırpınıp (para verip ders aldırıp/dershaneye gönderip) duruyor. Bu yolla alınacak sonuçların bir işe yarayıp yaramadığını bilmeden.
Sondan başlayarak söyleyeyim; sosyal beceriler; akıldan da, bilgiden de, sınav becerilerinden de daha önemli. Çünkü çok akıllı insanlar var. Sayısal zekâları diğerlerinden daha iyi; ama iletişim kurmayı bilmiyorlar. Selam vermeyi, hatır sormayı, empati kurmayı bilmiyorlar. Akıllarını diğer insanlara beğendiremiyorlar. Akıllıların yanında ineklikleri sayesinde çok bilgili olmuş tipler de var. Bu tiplerin de içinden birçoğu sosyal becerilere sahip değil. Ailesiyle ilişkileri kalitesiz; arkadaşlarıyla da ilişkileri vasat (olumsuz vurgusuyla sıradan).

Akıllılar ve bilgililer, (bazen iki özelliğin bir arada olduğu tipler de vardır) iş hayatında öne çıkamıyorlar. Onların zekâları ve bilgileri, eğer profesyonel çalışıyorlarsa üstleri tarafından anlaşılmıyor. Çünkü kendilerini doğru şekilde ifade edemiyorlar. Dost edinemiyorlar. İlişkide yanlış anlıyor ya da yanlış anlaşılıyorlar. Bir problem olduğunda dozunda bir tepki veremiyorlar. Çok sertler ya da çok yumuşaklar. Doğru yerde susmasını bilmedikleri gibi, doğru yerde çıkışmayı da bilmiyorlar. Dinleme kabiliyetleri düşük. Birçoğu hediyeleşmeyi de bilmiyor. Bayramda seyranda, seyahat dönüşlerinde ya da doğum günlerinde hediye almayı, vermeyi öğrenmemişler. Gelen hediyeyi beğenmezlerse, “Beğenmedim!” ya da “Niye aldın? Parayı sokağa atıyorsun.” gibi mükemmel ifadelerle karşılıyorlar.

Çocuklarımızın akıllı ya da bilgili olması için 80 değişik yol arıyoruz. Bin tane kurs bakıyoruz. Ama çocuğun sosyal becerilerini geliştirecek etkinlikler ya da kurslar lüks oluyor. Ne var ki, profesyonel yaşamda orta kademe ve üst düzey yöneticilerin vazgeçilmez nitelikleri sosyal beceriler. Akıllı ve bilgili olmak, sosyal beceriler olmadan insanın yükselmesine fırsat vermez. Tek başına sosyal beceri, birçok insanı kariyerinde ya da iş dünyasında daha iyi yerlere götürür. Çünkü insanlar, ilişki ağları şeklinde yaşıyorlar. Bu ilişki ağlarında ise en çok işe yarayan şey, sosyal beceriler. Akıl ve bilgi ile birleştiğinde sosyal beceri, başarıyı roketliyor. Sosyal beceri, akıl ve bilginin pazarlama aracıdır. Dünyada nice süper ürün var; iyi pazarlanamadığı için depoda bekler. Buna karşılık pazarlama sistemi gelişmiş şirketler, kendileri hiçbir ürün üretmediği halde dünyanın en büyük kuruluşları olmuş. Sosyal becerileri yüksek insanlar, kendileri çok akıllı ya da bilgili olmasalar da, akıllı ve bilgili insanları bir araya getirebiliyor; organize edebiliyor; onların ürünlerini satabiliyor. O zaman bu insanlar çok zeki diyebilirsiniz. Evet zekiler; ama zekâları sayısal değil, sosyal. ‘Sosyal zekâ’ya sahipler.

İlk, orta ve yükseköğretimde ıskaladığımız şey, sosyal beceriler ve sosyal zekâyı geliştirmektir. Öğrenciler, selam vermeyi, dost edinmeyi, bir sosyal ağ kurmayı bilmiyorlar. Hanımefendi ve beyefendi olmaktan oldukça uzaklar ve hem kendi ilişkilerinde hem de kendilerinden yaşça büyüklerle ilişkilerde bunun ne kadar işe yaradığını bilmiyorlar.

Bundan kötü daha ne olabilir diye sorarsanız; bundan daha kötüsü; akıl, bilgi ve sosyal becerinin olmadığı durumdur. Ne var ki, toplumumuzda en bol olan şey de bu üçünün kıtlığıdır.

Yazar: Melih ARAT

 


Hangimiz Daha Zengin?

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

Bir zamanlar küçük bir sahil kasabasında, mutlu mesut yaşayıp giden, otuzuna merdiven dayamış, bir balıkçı varmış. Her gün sabah kalkar, kayığına atlar, denize açılır, öğlen güneşi tepeye çıkana kadar balık avlar, öğlen güneşi tepeye varmak üzereyken limana gelir, topladığı balıkları, hemen orada yapılan mezatta satarmış. Balıklardan kazandığıyla, ailesi ile birlikte mutlu yaşayıp gidermiş balıkçı.

Derken günlerden bir gün tam da mezat sırasında, iyi giyimli yaşlı bir bey balıkçının yanına gelmiş ve balıkların hepsini toptan almak istediğini, misafirlerinin İstanbul’dan geleceğini, onlara ikram edeceğini söylemiş. “Ne kadar istersin hepsine?” demiş.

Balıkçı her gün mezatta satabileceği fiyatı söylemiş. Yaşlı ve iyi giyimli adam,

“Ben İstanbul’da bunun bir porsiyonuna bu parayı veriyorum! Sudan ucuz vallahi” demiş.

“Burada balık çok. O yüzden burada balık bu fiyata. İstanbul’u bilemem” demiş balıkçı.

“Sana bir on kâğıt versem, bunları eve kadar getirir misin? Gelirken arabayı getirmedim de!”

“Olur” demiş balıkçı ve balık kasasını aldığı gibi ihtiyar adamla yürümeye başlamış. İhtiyar adam büyük bir şirketler topluluğunun sahibiymiş. Şimdi şirketlerini oğluna bırakmış ve kendisini dünyayı dolaşmaya vermiş. Burası dünya turundan sonra uzun yerleşmek istediği ve emekliliğinin keyfini sürmeyi istediği kasabaymış. Yakın zamanda kendine bir motor almayı ve sık sık balığa çıkmayı istiyormuş.

“Demek balık çok burada. Günde kaç saat çalışıyorsun? ”

“Sabah çıkıyorum, öğlene kadar çalışıyorum”

“Öğlene kadar mı?”

“Evet” demiş balıkçı.

“Peki, öğleden sonra ne yapıyorsun?” demiş ihtiyar adam.

“Öğleden sonra da, dinleniyorum, ailem ve arkadaşlarımla zaman geçiriyorum.”

“Tembellik ediyorsun yani” demiş bıyık altından gülerek yaşlı adam.

“Tembellik mi? Yoo..

O sırada, iş adamın evine ulaşmışlar. Bahçeyi geçip evin kapısına gelmişler. Balıkları derin dondurucuya koyup tekrar bahçeye çıkmışlar. Yaşlı adam parayı balıkçıya vermiş. Sonra yaşlı iş adamı bu iyi kalpli balıkçıya bir iyilik yapmaya hatta belki de balıkçıyı zengin bir adam yapmaya karar vermiş.

Eh ne de olsa bu güne kadar yüzlerce adama yüzlerce kere tavsiyelerde bulunmuş, yüzlerce konferansta gözlerinin içine bakan genç öğrencilere ve genç girişimcilere fikirlerini anlatmıştı. Bu balıkçı da artık bunu hak etmiş olmalıydı. Belki de bir gün zengin bir balıkçı olarak karşısına gelecekti ve siz bayım, hayatımı değiştirdiniz diyecekti. Yaşlı iş adamı ise, mağrur bakışlarla, kaderini değiştirdiği yüzlerce zengin kişiye baktığı gibi bakacak, “Ben bir şey yapmadım, sadece kendi potansiyelinin farkına varmanı sağladım diyecekti.

Oysa yaşam ironik sürprizlerle doludur ve hayata kendi penceresinden bakan kişilere bu sürprizleri sunmaktan pek ustadır. Yani öykünün sonunda kimin zengin, kimin ise fakir olacağına hayatın kendisi karar verir.

Yaşlı adam, balıkçının parasını verdikten sonra, “Hele şurada bir soluklanalım” demiş bahçedeki kamelyayı göstererek. “Sana anlatmak istediğim bazı şeyler var. Daha çok gençsin ve önünde uzun bir ömür var”

Balıkçı, ihtiyar adamın teklifine şaşırsa da, adamın ses tonundaki yardımseverlikten ve meraktan kamelyaya oturup adamı dinlemeye başlamış.

“Günde kaç kilo balık tutuyorsun” demiş yaşlı adam.

“On veya onbeş kilo” demiş adam.

“Demek tam gün çalışsan otuz kırk kilo balık tutacaksın. Vay canına, burada balık gerçekten çok. Bu ciddi bir rakam.”

“Nasıl yani! Anlamadım” demiş balıkçı.

“Ayda yirmi beş gün balığa çıksan. Yirmi beş çarpı onbeş o da eşittir üçyüz yetmiş beş kilo eder. Bir ayda teknene bir motor alırsın ve tutacağın balık miktarı da iki katına çıkar.”

“İyi de bu ne işime yarayacak ki” demiş balıkçı.

“Sen beni anlamadın galiba. Sonra bir kaç ayda ikinci bir tekne ve motor alırsın. Hatta büyük bir motor alırsın.”

“Peki, o kadar motoru kim kullanacak. Bir balıkçıyım ben!” demiş balıkçı şaşkın.

“Demek yavaş yavaş anlamaya başladın. İşte burası çok önemli. Artık patronluğa adım atıyorsun. Bir kaç adamı yayına alacak ve onları çalıştırmaya, diğer tekneleri onlara kullandırmaya ve daha çok balık tutmaya başlayacaksın.”

“İyi de bu kadar balığı ne yapacağım. Onu anlamadım! Burada kimse o kadar çok balığı yemez ki!”

“Üstüne iyilik sağlık. Hiç güleceğim yoktu. Geniş düşüneceksin, ileriye doğru geniş bakacaksın. Şimdi, o balık satışından ayırdığın parayla bir soğuk hava deposu kuracaksın. Belki biraz kredi de alman gerekebilir. Neyse, balıkları orada depolayacak ve anlaştığın bir lojistik firmasıyla balıkları İstanbul’a göndereceksin.”

Balıkçı, yaşlı adamı hayretle dinliyormuş. Ona “Peki sonra ne olacak?” demiş.

“Sonra mı? Gördün mü, her şey kendi kendine oluşuyor. Eğer ipin ucunu yakalarsan ve doğru zamanda doğru hamleyi yaparsan turnayı gözünden vurursun. Derken işleri iyice büyütecek ve daha büyük motorlar alacak ve filonu genişleteceksin. Sadece bu kasabada değil, bu kente iş yapmaya başlayacaksın.

“O zaman o soğuk hava depoları da yetmeyecek. Sonra ne olacak o kadar balık. Helak mı olacak?” demiş balıkçı.

“Bak, her sorun bir fırsat aslında. Sorular, fırsatların kapılarıdır. Yeter ki doğru soruyu sormasını bil. Balık çoğalınca, bir balık işleme fabrikası kuracaksın. Konservesini yapacak, yağını çıkaracak, tüm ülkenin en iyi balık firmasının sahibi bile olabilirsin.”

Balıkçı, kendini koca fabrikanın patronu olarak düşlemiş. Yüzlerce işçi, yüzlerce balık… Yavaş yavaş üzerine bir ağırlık gelmeye başlamış. “İyi de bu benim ne işime yarayacak.

“Çok zengin olacaksın. İşi iyice genişletip tüm ege ve Akdeniz de bu tesislerden kuracak hatta karedeniz de bile bu tesislerden açacaksın. Çok zengin olacaksın, çok ” demiş yaşlı adam. Anlatırken balıkçıyı da hayal ediyor ve onun o halinden keyif alıyormuş. Sanki kendi yükselişi ve şirketinin yükselişi gibiymiş balıkçının durumu.

“Çok zengin olmak ne işime yarayacak? Para her şey demek değil ki!” demiş balıkçı.

“Bak burada haklısın. Para bir süreliğine nefsini idare ediyor ama sonra paraya karşı köreliyorsun. Bu sefer, ün, başarı ve güç giriyor hayatına. Her yerde insanlar önünde iki büklüm oluyor. Bir sürü insan ağzından çıkacak tek kelimeye bakıyor. Her yere davet ediliyorsun. Yüzlerce binlerce iş adamı konferanslarda ağzından çıkacak o sihirli başarı kelimesine odaklanıyor. Gençler üniversitelerde ağzı açık seni dinliyor. Alında bunu sana anlatamam, yaşamak lazım.”

“Peki, tüm bunlardan sonra neler olacak?” demiş balıkçı.

Yaşlı adam, balıkçının meraklandığını ve hevesleneceğini düşünmüş.

“Sonra şirketlerin büyüdükçe sen yaşlanacaksın ve dişinle tırnağınla kazandığın bu başarı imparatorluğunu emanet edecek birilerini arayacaksın. Bu aşamada iyi eğitimli çocukların devreye girecek ve şirketi onlara, başarına başarı katsınlar diye devredecek onları uzaktan kontrol edeceksin. Onlardan emin olduğunda ise kenara çekilecek ve başarının tadını çıkarmaya başlayacaksın.” Burada biraz urmuş ve geniş bir soluk almış yaşlı adam.

“En tatlı kısım burası. Artık yaşlandın ve yoruldun. Belki de benim gibi yetmiş yaşına geldin. Artık şirketleri bırakıp güzel bir sahil kasabasında güzel bir ev, güzel bir motor alacak ve hayatının sonlarını bu muhteşem sahil kasabasında geçirecek ve hayatının son yıllarını mutluluk içinde geçireceksin.”

Balıkçı ihtiyar adama bakmış, bahçeden görünen denize bakmış.

İyi de ben zaten “Şu anda senin dediğini yapıyorum” demiş.

“Nasıl yani?” Demiş ihtiyar adam.

“Ben küçük bir balıkçıyım. Mutluyum. Bu kadar kazanmak bana yetiyor. Anlattığın şeyi zaten şu anda yapıyorum, o zaman dediğin şeyleri yapmama ne gerek var. Tüm bunları zaten şimdi yapıyorum. Mutluluğumu çalışma ve para karşılığı verip, en sonunda yıllar sonra o mutluluğa kavuşmaktansa, şimdi yaptığım gibi daha mutlu olabilirim değil mi? Bunun için çok paraya ihtiyacım var mı?”

İhtiyar iş adamı bir anda, yıllarının nasıl gittiğini, nasıl kendisini yıprattığını, daha da önemlisi amaç ve aracı birbirine nasıl karıştırdığını fark etmiş.

“Sen benden daha zenginsin balıkçı. Böyle devam et.” demiş iş adamı.

 Yazar: Cengiz ÇATALKAYA

 


İş ve Özel Yaşamda Başarının Sırrı; Duyarlılık

Yazan: admin Tarih: Şub 3rd, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM, İŞ DÜNYASI

Pozitif bilimler dediğimiz fizik, kimya, matematik gibi bilim dallarında neden sonuç ilişkisi tüm örgüyü anlamak ve açıklamak için yeterli olsa da, konu insan olduğunda neden sonuç ilişkileri maalesef bir yerden sonra gerekli açıklamayı üretemiyor.

Klasik neden sonuç ilişkisi ile açıklama örneğin şu sorulara cevap bulamıyor;

1)  Nasıl oluyor da, bir iş takımı içinde tüm insanlar aynı eğitim seviyesine sahip olmalarına rağmen bazıları daha ön plana çıkıyor ve daha başarı oluyor,

2)  Nasıl oluyor da, belli bir süre performansı düşük olan bir grup insan, yöneticileri değiştiğinde ya da gruba yeni bir üye katıldığında üstün performanslı bir takım halini alıyor,

3)  Ya da nasıl oluyor da, bir süre öncesine kadar (dış dünya koşulları değişmediği halde) kendimizi işe karşı isteksiz hissederken, bugün içimiz işleri bir an önce bitirmek ve düzenleme isteği ile doluyor.

İşte klasik neden sonuç ilişkisi içinde tam cevap bulunamayan bu ifadeler, işin içine insan duyguları girdiğinde kendi cevaplarını buluyorlar.

Beyin üzerine yapılan araştırmalar şunu söylüyor ki; beyin bilişsel süreçlere paralel olarak duygusal süreçleri de işliyor ve her bilişsel tepki ile birlikte bir duygusal tepki de üretiyor.

İşte bu nedenle iş ve özel yaşamda başarılı olabilmek için bilişsel süreçlere odaklandığımız kadar, aynı zamanda kendimizin ve çevremizin duygusal süreçlerine de odaklanmalıyız. Yani, sadece yapılan işler, rakamlar ve sonuçlarla ilgilenmek sistemi bir yere kadar çalıştırsa da üstün performans elde etmek için bunların ilerisine geçmek, kendi iç yaşantılarımızla birlikte kişiler arası ilişkilerde karşımızdakini iç yaşantılarını anlamaya çalışmalıyız.

Biliyorum, şu anda söylediklerim size biraz yabancı geliyor ancak şöyle bir geriye doğru gittiğinizde;

1) İş arkadaşınızla acı tatlı olayları paylaştığınızda aranızdaki ilişkinin daha iyiye gittiğini,

2) Zor bir gününüzde iş arkadaşlarınızı yanınızda hissettiğinizde günün daha kolay geçtiğini,

3) İş arkadaşlarınızın size samimi ilgi ve desteğini hissettiğiniz iş yerlerinde daha uzun süre çalıştığınızı,

4) Birlikte çalıştığınız ve işe yeni başlayan arkadaşlarınızın sizin samimi desteğinizi hissettiklerinde daha güler yüzlü ve motive olduklarını

Hatırlayacağınızı düşünüyorum.

Ve biraz daha kendinizi zorladığınızda, insanın kendisinin ve çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine gösterdiği hassasiyet ve ilgi olarak tanımlayabileceğimiz “duyarlılığın” ne kadar etkili sonuçlar doğurduğuna dair kanıtları arttırabileceğinize inanıyorum.

Peki, iş ve özel yaşamdaki katkısı için örnekleri çoğaltabileceğimiz “Duyarlı” yaklaşımı geliştirmek için ne yapmalıyız?

1) Öncelikle kendi davranış ve tepkilerimiz konusunda düşünmeye başlamak sağlıklı bir ilk adım olacaktır,

2) Kendimizi rahat ve motive olmuş hissettiğimiz süreçler ile bunun tam tersi süreçlerde “Neden böyle?” sorusunu sormak bize yeni ufuklar açacak cevaplar üretmekte yararlı olacaktır.

3) Çevremizdekilerle samimi ilişkiler kurmak için açık ve net girişimlerde bulunmak sağlıklı geri bildirimler almak için önemli bir diğer adımdır.

4) Eleştirilere açık olmak, bu eleştirilerde gerçek paylarını araştırmak kendimize yönelik bakış geliştirmemizde diğer önemli bir adım olacaktır.

5) Son olarak da çevremizdeki insanlarla samimi olarak ilgilenmek ve en önemlisi onları dinlemek, kendimizi onların yerine nasıl bir bakış açısı ile hareket ettiklerini anlamaya çalışmak duyarlılık geliştirme sürecimizde bize yardımcı olacaktır.

 

İlhan Gülertan

 

 


Aşk ve özgürlük

Yazan: admin Tarih: Şub 1st, 2009 | Kategori:: ŞİİR

Aşk ve Özgürlük

 

Aşkla, özgürlük halef seleftir;

Tıpkı güneşle ay gibi,

Tek tek ikisi de güzel olduğu halde,

Bir arada var olmazlar..

Biri doğdu mu, diğeri silikleşir.

Aşk boyun eğip kalmaksa,

Özgürlük alıp başını gitmektir..

Ya gönüllü itaat,

Ya nihayetsiz seyahat…

Seyahati seçerseniz;

Aşk şapkasını alıp gidecek..

Aşka düşerseniz,

Özgürlüğe yolculuk bitecek..

Çünkü nasıl özgürlük aşkın zeminiyse,

Aşkta özgürlüğün finalidir…

 

Can Dündar


Her şey istemekle başlar..

Yazan: admin Tarih: Şub 1st, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

Her şey istemekle başlar..

“İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” demiş Yahya Kemal.

Hayal ettiğimiz sürece, hayata tutunuyoruz. Hayallerimizin peşinde koştuğumuz sürece, hayata daha da sarılıyor, başarılarımızla hayattan daha fazla zevk alıyoruz. Peki, ömür denen yolculukta hayallerimizin ne kadarını gerçekleştirebiliyor, ne kadarına yaklaşabiliyor ya da en önemlisi neden başaramıyoruz?

Hayallerimiz vardır;

Çocukken vitrindeki en güzel oyuncak, oynadığın saklambaçta, körebede, birdirbirde, misket oyununda hep kazanan olmak, 

Biraz daha büyüdüğünde sınavlarda iyi notlar, ÖSS yi kazanmak, üniversitede istediğin bölüm, mezun olduğun gün, iş bulabilmek, kariyer yapabilmek, zam alabilmek,

Ressam olmayı isteyen için; ilk resim sergisi,

Hız tutkunu için; katıldığı yarışta birincilik kupasını havaya kaldırmak,

Mutlu bir evlilik, başarılarla dolu bir iş hayatı, çocuklar, lüks bir ev, araba, yazlık, dünya seyahati,

Bazen, en çok sevdiğin, hayran olduğun kişinin mesleği, kişiliği, sahip oldukları…

Sanki onun sahip olduklarına kavuştuğunda, onun gibi olacağına inançtır hayalleri süsleyen..

Hayaller aslında, hayatlarımızda eksik olduğuna inandığımız şeylerin tamamlanması isteğidir.. Onlar gerçekleştiğinde yüzlerde kocaman bir gülümsemeyle “işte, şimdi tamam..” diyebilmeyi istemektir.

İster şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda, ister kalabalıkta, ister günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda, kurduğumuz hayallerimizle bile bu kadar mutlu olabiliyorsak, kim bilir hayalimiz gerçekleştiğinde neler olacak diye merak etmekle ve en önemlisi de istemekle başlıyor bu yolculuk.

Hayalleri gerçekleştirmek aslında o kadarda zor değil, yeter ki;

Hayallerimize giden yolda karşımıza çıkan kapalı kapıların önünde, bize kendiliğinden açılmasını beklemeyelim.

Hep birilerinden yardım beklemek yerine, insanın kendi şansını kendinin yaratabileceğine inanalım.

Kaderimize, aslında yaptığımız seçimlerle kendimizin, yön verdiğimizi kabul edelim.

Başarılarımızda nasıl ki “çok çalıştım ve ben başardım” diyebiliyorsak, başarısızlıklarımızda da öncelikle kişisel öz eleştirimizi yapabilmeyi, seçimlerimizi tekrar gözden geçirerek, farklı yolları da denemeyi ve asla pes etmemeyi öğrenelim.

Önyargılarımızdan kurtulmayı, korkularımızla yüzleşmeyi becerelim.

Kendimize inanmayı, güvenmeyi, hedefe kitlenmeyi, istemeyi, azmetmeyi bazen de savaşmayı göze alalım.

Hayalleri gerçekleştirebilmek için, istemeli, düşünmeli, inanmalı, hedeflemeli, planlamalı, eyleme dönüştürebilmeli, istikrarı elden bırakmamalı, emek harcamalıyız.

Kendini tanımayan, ne istediğini bilmeyen, kendine ve yaşama dair sorular sorup ta cevaplarını bulmaya çalışmayan, araştırmayan, sorgulamayan insanların hayalleri, askıda kalanlardır. İlk aklına geleni uygulayan, amaçsız, temelsiz, zoraki, özentiden ibaret hayaller ulaşılsa dahi bilinenin aksine sahibine beklediğini veremez..

Hayal etmek; kendine değer vermektir!.. Yaşamayı sevmektir!..

Yıllar sonra geçtiğimiz yollara baktığımızda, bir kez daha haz alacağımız hayatlar dileğiyle..

Sinem Can

 


Bursa’da zaman

Yazan: admin Tarih: Oca 25th, 2009 | Kategori:: ŞİİR
BURSA'DA ZAMAN
 Bursa'da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi.
Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene.
Bu hayâle uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtılarından
Billûr bir âvize Bursa'da zaman.
Yeşil türbesini gezdik dün akşam,
Duyduk bir musikî gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur'an sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.
İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayâl içinde... Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk..
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette,
Belki de rüyâsı bu cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin.


Ahmet Hamdi TANPINAR


		

			

Türk Tezhip Sanatı Nedir?

Yazan: admin Tarih: Oca 25th, 2009 | Kategori:: BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

 

Altın ile süsleme anlamına gelen tezhip, Farsça bir kelimedir. Ferman, berat ve Kur’an ayetleri gibi değerli evrak ve levhaların yüksek manevi değerini ifade etmek amacıyla gelişen bir sanat dalıdır.
Ancak tezhip sanatının kökeni Uygur Türklerine kadar dayanır. Bay Sungur devrinde Türk ve İran ustalarının eserleri “Herat Ekolü”nü doğurmuştur. Bu Ekol 15. yüzyılın ikinci yarısıyla 17. yüzyılın başlarına kadar sürer. Bu dönemlerde Baba Nakkaş başta olmak üzere, Saray Nakkaşhanesi’nde yetişen pek çok sanatçı Türk Tezhip Sanatı’nın şaheserlerini ortaya çıkarmışlardır.
Özellikle Osmanlı döneminde saray bürokrasisinde yerini alan tezhip sanatı, ferman, berat gibi resmi evrakların süslemesinde de kullanılmaya başlanmış, böylece gelişiminin arkasına Osmanlı Sarayı’nı alarak en parlak devrini yaşamıştır. Kur’an-ı Kerim’in ilk ve son sayfaları (Serlevha ve zahriye), divanlar gibi el yazması kıymetli kitaplar, levhalar, fermanlar, nağmeler ve beratlar gibi çeşitli eserlerin tezhiplenmesi bir gelenek halini almıştır.

Kanuni Sultan Süleyman Devri (1520-1566) tezhip sanatının en parlak dönemlerindendir. Tezhip çalışmalarında, özellikle zahriye, serlevha, sure başları ve hatime sahifelerinde zengin bir işçilik ön plana çıkar. Altının çokça kullanıldığı bu dönemin karakteristik rengi laciverttir.

 

 

Zahriye sayfalarında dörtgen, altıgen ve sekizgen formlar göze çarpmaktadır. İşçilik artmış, bordür çeşitliliği fazlalaşmış, özellikle tığlar oldukça zengin bir çeşitliliğe ulaşmıştır. Saz yolu üslubunun ortaya çıkışı da bu döneme rastlamaktadır. Bunu Nakkaşhane’de çalışan doğulu nakkaşlara bağlayanlar çoğunluktadır.
Kanuni Sultan Süleyman döneminin ünlü nakkaşları arasında, Şah Kulu ve Kara Memi sayılabilir. 1520-1526 yılları arasında çalışmalar yapan Şah Kulu, Osmanlı sanatında kitap bezemeleri, kumaş, çini ve mücevher gibi alanlara yayılan özgün saz üslubunun yaratıcısıdır. Onun öğrencilerinden olan Kara Memi ise, Osmanlı süsleme sanatının en önemli sanatçılarından biri olarak kabul edilir. Aslında müzehhib olan Kara Memi, özellikle kitap süslemesinde klasik kuralları esneten ve o güne kadar görülmemiş bir üslubun yaratıcısı olmuştur.
Bu dönemde kullanılan renkler ise altın ve laciverdin uyumu ile birlikte turuncu, yeşil, vişneçürüğü, pembe, sarı, eflatun, siyah ve bu renklerin çeşitli tonlarıdır. Çiçek motiflerinde hemen hemen tüm renklere yer verildiği görülür. Genellikle gül, lale, süsen, nergis, sümbül, hasekiküpesi, zerrin ve kır çiçekleri kullanılmıştır.

 

17. yüzyılda tezhip sanatı, 16. Yüzyılın birikimlerini korumuş ancak üzerine bir şey eklememiştir. Bir anlamda durgunluk dönemi olarak da düşünülebilir. Sadece altın kullanımının biraz arttığı görülür. Osmanlı tezhip sanatı bu dönemden sonra her alanda başlayan Batılılaşma akımları etkisinde bir değişim sürecine girmiştir.
18. yüzyılda III. Ahmed Devri süresince Batılılaşma akımlarının etkisi daha net hissedilmeye başlamıştır. Fransız Rokoko akımı 1721′den sonra Osmanlı sanatlarını etkisi altına almıştır. Neredeyse tüm sanat dallarını etkileyen bu akımdan tezhip de nasibini almıştır. Bu dönemde Avrupa Barok üslubuna Türk sanatının unsurlarının katılmasıyla oldukça zevkli eserler verilmiştir. Bazı sanat öğreticilerimiz bu dönem sanatına “Türk Baroğu” adını vermekte bir sakınca görmemektedirler.
III. Ahmed döneminde başlayan değişim yaygınlaşıp 19. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Yüzyıl sonuna kadar devam eden süreçle klasik tezhip üslubu oldukça değişmiş ve barok unsurları olan iri çiçekler, buketler, vazo, saksı veya sepet içinde buketler, kurdele ile bağlanmış çiçekler bolca kullanılmıştır.

Ülkemizde, tezhip sanatının öğretildiği ilk eğitim kurumu, 1914′de “Medresetül Hattatin” adı ile açılmıştır. İstanbul’da, Cağaloğlu’nda İran Konsolosluğu binasının arkasındaki yokuşun başında yer alan Sübyan Mektebi binasında eğitime başlayan okulun ilk müdürü hattat Arif Bey’dir. Hat, tezhip, halı, cilt, ebru ve ahar gibi geleneksel sanatların yaşamasını sağlamak üzere kurulan okul, harf devrimine kadar, önce “Medreset-ül Hattatin” sonraki adıyla “Hattat Mektebi” ve sonunda “Şark Tezyini Sanatlar Mektebi” adları altında eğitim vermiştir. 1936 yılında, Osman Hamdi Bey’in kurmuş olduğu “Güzel Sanatlar Akademisi’ne” (Sanayi-i Nefîse Mekteb-iI Âlî’si) bağlanmıştır.

 
Şark Tezyini Sanatlar Mektebi Hocaları; 1933 yılında, Sümerbank Sanayi Dairesi başkanlarından olan Reşat Eğriboz’un teşvikiyle Ankara’da bir sergi açmışlardır. 2 kasım 1933 günü sergiyi gezen Atatürk eserlerden oldukça etkilenerek, bu alanda öğrenci yetiştirilmek üzere gereken düzenlemelerin geliştirilerek yapılması talimatını verir. Okulun “Akademi”ye bağlanması, bu olay üzerine Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın talimatı ile olmuştur.

Bu sırada kadrosunda bulunan öğretim elemanları şunlardır: Yazı Hocası Kamil Akdik (Reis-ül Hattatin), Yazı Hocası İsmail Hakkı Altunbezer (Tuğrakeş), Hakkak İsmail Yümni Sanver, Sedefkar Vasıf Hoca, Müzehhib Bahaeddin Tokatlıoğlu, Mücellid Necmeddin Okyay, Müzehhib Yusuf Çapanoğlu. Bu kadroya Hattat Rakım Unan sonradan katılmıştır. Bu öğretim görevlilerinden oluşan Bölüm Öğretmenler Kurulu, ilk toplantısını Akademi Müdürü Burhan Toprak’ın başkanlığında 20 temmuz1936 tarihinde yapmış ve 1936-1937 öğretim yılı başında eğitime başlanmıştır.

Günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi, Geleneksel Türk El Sanatları Bölümlerinde tezyini sanatlar eğitimi devam etmektedir.

 


Misket

Yazan: admin Tarih: Oca 18th, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:

-Küçüüük! Diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, “tek kelimeyle” dökülüyordu.

Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:

-Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine uyacak mı?

Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, daha sonrada şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.

Ama “her zaman hasta” dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. Şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala.

Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.

Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:

-Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da…

Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi.

Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi. Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu isten sıkılmıştı.

Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Arkadaşları :

-Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.

Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken:

-Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.

Aslında her yaşta ama farklı şekillerde hep birileri tarafında kandırılıp, sonra da bir kenara fırlatılmadık mı? İşimizde, dostlukta, arkadaşlıkta beklide ailemizde…

Kimin umurunda –bir başkasının- duyguları, hissettikleri veya kandırılması, gözyaşları ya da kalp kırıklıkları…

Bütün bir ömür boyu kalan izler, ne yazık ki külliyen.. hiç kimsenin…

Keşke… keşke… farklı olabilseydi her şey..

Biraz daha insanca, biraz daha hassasça, dürüstçe ve yüreklice…

 


Gözümüz kaç megapiksel?

Yazan: admin Tarih: Oca 18th, 2009 | Kategori:: BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Günlük hayatta “vay be, adamın cep telefonunun kamerası 2.0 MP” ya da bende bir makine var “12 MP” gibi sözler duyarız ve “vay be, teknoloji nerelere kadar geldi” deriz. Hatta bazen “ya bu kamera benim gözümle gördüğümden de net çıkarıyor görüntüleri” dediğimiz bile olur. İşin aslını yapılan araştırmalar gösteriyor ve vücudumuzun günümüz teknolojisinin ne kadar ilerisinde olduğunu ortaya koyuyor.

Gözümüz tek bir taslak üzerinde kurgulanmış anlık çekimleri yakalayan bir fotoğraf makinesi değildir. Daha çok bir video silsilesine benzemektedir. Gözümüz, küçük açılarla, anlık hareket eder ve etrafımızdaki detayları beyne yansıtmak için sürekli kendisini günceller. Ayrıca iki tane gözümüz vardır ve beynimiz, çözünürlüğü daha da arttırmak için her iki gözden gelen sinyalleri toplamaktadır. Daha fazla bilgi toplamak için de haliyle gözümüzü, gördüğümüz şeyin etrafında hareket ettiririz. Bu nedenlerden dolayı, göz ve beyin birlikteliği, retinadaki foto-alıcıların sayıca fazlalığı sayesinde, bir makinede olabileceğinden çok daha yüksek çözünürlükte veriler elde etmemizi sağlar. Aşağıda verilen eşdeğer megapiksel değerler, insan gözünün bir manzarayı ne kadar netlikte gördüğünü açıklayan bilimsel bir detaydır.

Yukarıdaki insan gözünün çözünürlüğünü sağlamaya neden olan veriler ışığında, şimdi önce küçük bir örnekle başlayalım: Şimdi önünüzde 90 a 90 derecelik açıda (gözümüzün açıları yani) bir görüntünün olduğunu farz edelim, aynen pencereden dışarıdaki bir manzarayı seyredermiş gibi. Bu durumda piksel sayıları ortalama bir göz için:

90 derece * 60 arc-dakika/derece * 1/0.3 * 90 * 60 * 1/0.3 = 324,000,000 piksel (324 megapiksel) olur.

Gerçekte her an bu kadar çok çözünürlük elde etmiyoruz, ama gözümüz bir manzarada istediğiniz tüm detayları görmenize olanak sağlamak için sürekli istediğiniz detayın etrafında hareket eder. Ama insan gözü, bu açıdan çok daha fazla bir açı görür ki bu da 180 dereceye yakındır. Biraz küçük düşünüp 120 derecelik bir açıyla bakabildiğimizi varsayacak olsak bile:

120 * 120 * 60 * 60 / (0.3 * 0.3) = 576 megapiksel verisini elde ederiz.İnsan gözünün görebileceği gerçek açı değeri şüphesiz ki çok daha fazla çözünürlüğe tekabül eder. Bu yapıdaki (çözünürlükteki) bir veriyi kaydetmek içinse, çok fazla alana kayıt imkânı sağlayabilecek kadar gelişmiş bir kamera olması lazım.

Şimdi teorik bilgiyi bir kenara bırakıp, sözün özünü aktaracak olursak, pencere gibi sınırları olan bir alandan dışarıya baktığınızda gördüğünüz manzara, beyninizde 324 megapiksele eşdeğer olarak yer alıyor. Eğer görüntünüzü engelleyecek bir maniniz yoksa 576 MP.

Böyle bir teknoloji harikası olan gözünüze gözünüz gibi bakın!..


Güzelliğin formülü yaşantınızda gizli….

Yazan: admin Tarih: Oca 17th, 2009 | Kategori:: Güzellik, KADIN

En etkili ilaçları kullanabilir, güzellik reçetelerini hiç aksatmadan uygulayabilirsiniz. Ancak hayatın yüzünüze kattığı ifadeyi hiçbir krem silemez. Mutlu bir beraberlik, sevgi dolu bir yaşam süren kadının yüzündeki ışıltıyı ne bir dermatolog ne de bir estetik cerrah yaratabilir. Yani aslında güzelliğin formülü yaşantınızda gizli….

Yıldızların doktoru Howard Murad ın ABD de en çok satanlar listesinde bulunan Murad Metodu kitabındaki cilt bakımı formüllerini sizin için derledik. 

Dr. Murad a göre; sağlıkla parıldayan bir cilt için mutlu olmayı bilmek gerekiyor: Biri bana, “Günün iyi geçiyor mu?” diye sorduğunda “Elbette” derim, neden iyi bir gün geçirmek varken kötü bir gün geçireyim ki? Aynaya baktığınızda, gözlerinizin etrafındaki belirgin çizgilere, kaşlarınız arasında oluşmuş çizgiye, gıdınızdaki sarkmalara, hareli ve donuk cildinize, kahverengi lekelere ya da belirginleşmiş kırmızı damar hatlarına takılabilirsiniz. Sizin yüzünüze baktığımda muhtemelen ben de bu yaşlanma belirtilerini görebilirim. Ama ben aynı zamanda sizin kızgın ve saldırgan mı ya da mutlu ve cana yakın mı olduğunuzu da anlayabilirim. Bunlarla birlikte tespit edebileceğim daha birçok şey var. Mesela üzgün veya sakin biri misiniz? Hayattan sıkıldınız mı yoksa sımsıkı bağlı mısınız? Seviyor ve seviliyor musunuz? İçinize kapanık, mutsuz bir insan mısınız?

HAYATIN AYNASI ÇİZGİLER

Bir dermatolog olarak, cildinize baktığımda onu sağlıklı ve güzel bir hale getirmek için içeriden ve dışarıdan etkili bir program reçete edip, yılların izlerini yüzünüzden silebilirim. Ancak ben cildinizi ne kadar mükemmel ve genç bir hale getirsem de, hayatın ve sağlığın cildinizdeki değişimi etkileyecek başka etkenleri de vardır. Bu etkenler sizin duygusal, sosyal ve ruhsal hayatınızın birleşiminden meydana gelir. Cildinizin güzel olmasını, canlı ve mutlu görünmesini istiyorsanız, onu etkileyen her türlü faktörü hedef almanız gerekir. Sağlığın sadece bir unsurunu ele almanız yeterli değil, her yönden ilgilenmeniz gerekir. En iyi şekilde görünmek için kalbinizin en üst düzeyde çalışması gerektiğini düşünüyorum. Karaciğerinizin de işlevini yerine getirmesi önemli. Beyninizdeki her bir nöron doğru hedefe ateş ediyor olmalı. Bunun hayata karşı iyi bir duruşa sahip olmanıza, sevgi dolu ilişkilerinizin olmasına ve yaptığınız işe heyecanla bağlı olmanıza da faydası var.

STRES HASTALIK ÜRETİR

Cilt ve zihin arasında önemli bir bağlantı vardır. Uzun süreli farklı cilt problemleri yaşayan insanlar bilirler ki; akne, uçuk, egzama, rosecea (gülleme) ve sedef gibi hastalıklar, duygular ve stres ile bağlantılıdır. Sedef hastası olan beş binden fazla kişi üzerinde yapılan ankette alınan sonuçlara göre; üçte birinin hastalık döküntüleri stresli dönemlerde artış gösteriyor. Yapılan araştırmalarda bilim adamları endişe, stres, depresyon ve korkunun sağlığı etkileyebildiğini bulmuştur. Mesela diş eti rahatsızlıkları ile ilgili yapılan çalışmalar, finansal sorunlarla, stres ve gerginlikle başa çıkamayan kişilerde diş eti iltihabının ilerlediğini ve enflamasyonun (iltihap) bu durumlarda ikiye katlandığını gösteriyor. Benzer bir doku tipi olan cilt de; endişe, stres veya depresyona aynı tepkiyi veriyor olamaz mı? Yapılan çeşitli çalışmalar gösteriyor ki, günlük hayatta meydana gelen stres dolu olaylar akneli, kuru ve kaşıntılı ciltler ortaya çıkarıyor. Eğer olumsuz düşünce ve alışkanlıklar hastalıklara neden olabiliyor ise; olumlu yaklaşımlar, hayata bağlayan ilişkiler ve insanları mutlu eden, rahatlamalarını sağlayan terapi ve tedavilerin vücut fonksiyonlarını artırması gayet mantıklı görünüyor. Ben her zaman, hastalarımın kırışıklıkla savaşma ve anti-aging programlarına, stres azaltma yöntemleri eklemelerini öneririm. Bazı insanlar genel bir rahatlama masajı ile kendilerini tamamen iyi hissederken, diğerleri zayıf bir noktaya akupunktur uygulandığında iyi olur. Kendi rahatlama yönteminizi deneyerek bulmalısınız.

HAYATA BAĞLILIK

Duygusal ve ruhsal yaşamla ilgilenmenin; egzersiz yapmak, doğru vitaminleri almak ve cilt bakım programını uygulamak kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Diğer insanlarla sağlıklı ilişkilere sahip olmak, sizi mutlu eden şeylerle uğraşmak, rahatlayarak ve tazelenerek keyifli vakit geçirmek, sağlıklı bir hayat yaratmanıza yardımcı olur. Ben, insanları tutku ile bağlanacakları bir uğraş bulmak konusunda teşvik etmeye çalışıyorum. Bu entelektüel bir uğraş ya da işle ilgili bir hobi de olabilir ama gülleri koklamak, kuşları izlemek veya yürüyüşe çıkmak da bir o kadar keyif verebilir. Otobandaki trafik sıkışıklığı gibi kontrolünüz dışında gelişen günlük stresin üstesinden gelebilmek için her şeyi oluruna bırakmanız gerekir. Yolunuzu kesen bir sürücüye veya güveninizi sarsan bir arkadaşınıza sinirlenmek yerinde bir davranış olarak görünebilir ancak siniri ve kızgınlığı artırmak size yardımcı olmaz ve durumunuzu iyileştirmez.

Kaynak: Hekimce


site ekle
Site Ekle
LinkBankasi.Net
Toplist