HOŞ GELDİNİZ

***
HAYAT;
ÖĞRENME, BİLME ve PAYLAŞMAKTIR.

***
İNSANLIĞA,YARATICI DÜŞÜNCE İLE BİR NEVİ SERVİS YAPMA VE PAYLAŞMA
SANATIDIR.
***

TÜRKİYE CANIM FEDA

'FELSEFE' kategorisi icin arsiv

YAŞAM

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: FELSEFE

Yaşamak, önce kendini, sonra yaşamın kendisini bilmektir.

Basit anlamıyla yaşam’ı ve yaşama’yı düşündüğümüzde; günlük, sıradan, öylesine yaşıyor olmaktan başka bir şey aklımıza gelmez gibi görünse de, birazcık ciddi düşünmeye başladığımızda, “yaşam”ın ne denli derin anlamları olduğunu ve bu sözcük üzerinde çok daha ciddi düşünmemiz gerektiğini, bu kavramı çok daha ciddiye almamız gerektiğini hemen kabulleniriz. Çünkü yaşam, başlangıçta bizim öz varlığımız ve aslında da tümel yaşam gerçekliğinin ta kendisidir.

Her insanın, aklı başına geldiği saniyeden hemen sonrasında akıl edebildiği en önemli eylem, düşünebildiği en yüce gerçek, öncelikle kendi tikel yaşamını ve hemen sonrasında da tümel yaşamı anlamaya çalışmak amacıyla acımasız sorgulamalara başlamasıdır. Yaşam, her canlının dopdolu hissettiği en gerçek olgudur. Zaten kendi gerçekliğinin ayırdın da olamamak en olanaksız, eğer olanaklı ise de en acı duyuştur. İnsanlar önce kendi öz yaşamlarının gerçekliğinin bilincinde olmak ve eşsizliğini kavramak zorundadırlar. Çünkü kendi öz yaşamının ve varlığının yeterince bilincinde olamayan, bunun önemini ve değerini yeterince kavrayamayan insanların, tümel yaşamın ne olduğunu düşünebilmesi, kavrayabilmesi ve anlayabilmesi olanaksızdır. Bu nedenle, tümel yaşamı, “tüm varlık dünyasını” kavrayabilmek, insanı yüceleştiren bir güç; yaşamı anlamaya ve değerli kılmaya götüren büyük bir duyuştur.

Yaşamak…

“Yaşam”ı anlamadan, kavramadan yaşamak, yaşayabilmek olasıdır ama bu tür yaşamaların en genel anlamda ne ifade ettiğini açıklamak çok zordur. “Anlamsız yaşamak” şeklinde bir deyiş her ne kadar var ve kullanılıyor olsa da, aslında bu “yaşam’ın anlamsız olduğunu düşünmektir. Burada anlamlar paradoksuna kendimizi kaptırmadan, “yaşam” dediğimizde en genel anlamıyla “varlıklar dünyası”nı; “yaşamak” dediğimizde ise en dar anlamıyla “bireysel bir eylem”i anlatmak istediğimizin ayırdın da olmamız gerekir. Her insanın en gerçek ve en ciddi eylemi yaşamasıdır, yaşamak için verdiği savaşımdır. Bireylerin yaşamak için, her anlamda var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için verdiği savaşım, bireysel olarak “genel yaşam” için yapabileceği en kutsal, en saygın, en değerli eylemdir. Bireyin bu en değerli eylemi, varlığı boyunca yapabileceği en anlamlı ve ama en zor eylemidir. İşte, bireysel yaşamın bu en zor ve en anlamlı eylemi, “yaşam”ın ta kendisinin ruhudur.

Yaşam için yaşamak…

Yaşamayı değerli ve anlamlı kılan, bireylerin, “yaşam”ın kendisine verdiği değerle anlam kazanan kendi öz yaşamlarıdır. Yaşam’ın yüce anlamı yaşamayı değerli kılar. Gerçek yaşam’ın ayırdında olan, daha doğrusu olabilen insanlar, yaşamak için en güçlü savaşımı veren, en ciddi düşünsel yaşam analizleri yapabilen, analitik düşünce yetisiyle “yaşam” için yaşamaya çalışan bireylerdir. Aksi halde, düşünsel yaşamı olmayan, düşünmeden, düşünemeden yaşayan(!) insanları herhangi bir canlıdan farklı kılan hangi özelliği, hangi niteliği olabilir ki! İnsanı diğer tüm canlılardan, diğer tüm varlıklardan farklı kılan özelliği de bu değil midir zaten: “Yaşam için yaşamak”…

Yaşam felsefesi…

Rasyonalizm, entellektüelizm, nesnel idealizm ya da pozitivizm türünden yalnızca akla önem veren, insanı tüm boyutlarıyla ele almayıp, yalnızca onun rasyonel tarafını ön plana çıkartan, bütünsel bir sistem içinde insanı unutan felsefelere karşı, doğallığı ve tarihselliği içinde somut insan yaşamını temele alan, insan yaşamının amacını, değerini, anlamını araştıran felsefe türüne “yaşam felsefesi” diyoruz.(1)

Yaşam’ın felsefesi…

Felsefe tarihine bakıldığında, filozofların en başından beri yaşam üstüne düşünmeyi felsefe soruşturmasının “olmazsa olmaz” bir koşulu saydıkları, buna bağlı olarak da yaşam üstüne alabildiğine değişik düşünceler ortaya koydukları görülmektedir. Felsefe tarihinde yaşam üstüne ortaya konmuş geleneksel görüşlerin çok büyük bir bölümü, “canlıcılık” ile “dirimselcilik” bir yanda, “düzenekçilik” ile “maddecilik” öbür yanda olmak üzere yapılanan keskin bir kutuplaşma doğrultusunda temellendirilen tasarımlar uyarınca biçimlenmiştir.

Dirimselci’ler; doğada canlıları cansızlardan ayıran bir yaşamsal gücün bulunduğunu ileri sürerler. Düzenekçi’ler ise; canlı varlıklar ile cansız varlıklar arasında özce bir ayrım bulunmadığını, bütün yaşamın ilkece fiziksel ya da kimyasal yasalar yoluyla açıklanabileceğini savunurlar. Ne var ki bu iki yaklaşımın biri birlerine taban tabana zıt olan görüşlerinin, her iki görüşü savunanlarca açık seçik biçimde temellendirilmek yerine, çoğunlukla sorgulanmaksızın baştan varsayılarak olurlandıkları gözlenmektedir.

Felsefe tarihinde yaşam üstüne geliştirilen geri kalan düşüncelerin tümü, ahlak felsefesinde ortaya konan yaklaşımların doğal bir uzantısı olarak dile getirilmişlerdir. Nietzsche’ye gelinene dek felsefe tarihinde bir biçimde yaşam felsefesiyle ilgili ne varsa, gerçekte “iyi ile kötü ayırımı” temelinde ortaya konmuş değişik ahlak felsefesi görüşleri olarak değerlendirilebilir.

Socrates, “sorgulanmamış yaşam yaşamaya değmez” sözünden de açıklıkla görülebileceği üzere, erdemli bir yaşamın gereklerini araştırırken, açıkça olmakta olduğu haliyle, “yaşam olarak yaşam”ı değil, olması gerektiğini düşündüğü biçimiyle hep ahlakı temele koyarak iyi bir yaşamın koşullarını belirginleştirme adına felsefe yapmanın doğruluğunu savunmuştur.

Nietzsche’nin yaşama “iyinin ve kötünün ötesinde” bakma savunusu, yaşamı geleneksel felsefenin ahlak yönelimli bakışından kurtarma arayışının en belirgin göstergesidir. Nietzsche’ci yaşam felsefesinin ana çizgisi, tüm değer yapılarına toptan bir başkaldırı niteliğindedir. Sokrates öncesi Yunan filozoflarının kültürlerini ve felsefe yapma biçimlerini göklere çıkaran Nietzsche, felsefe ile tragedya arasındaki can alıcı değerdeki bağın zaman içinde kopmasının, insanlığı “yoksayıcılık” çukuruna düşürdüğü saptamasında bulunmuştur. Salt doğruyu ararken heba olup gitme yazgısı karşısında insana yeni bir yaşama ufku çizme arayışında olan Nietzsche için evrende doğruluk diye bir şeyin olması söz konusu değildir; yalnızca tek bir gerçek vardır, o da değişimdir. Nietzsche’ye göre, yaşam değerleri, en üstün değerler olarak “üstinsan” tarafından yaratılmayı beklemektedirler; o nedenle yaşama sırt çevirmeyi öven bütün din adamları, filozoflar ve ahlakçılar yaşam adına tez elden etkisiz hale getirilmelidir.(2)

Yaşamı yorumlamak…

Yaşamın o kadar çok çeşitli yorumu ve yorum biçimleri vardır ki, tüm bu yorumların her birini öğrenmek ve irdelemek istesek, ne buna olanak bulabiliriz, ne de (bence) bu uğrşıya gerek vardır; ama olanaklarımız ölçüsünde yaşamın değişik, farklı yorumlarını düşünmek ve irdelememizde de yarar vardır, en azından bizim kendi içsel değerler zenginliğimize katkıda bulunması açısından. Tüm düşünce sistemlerinin ve yaşamı irdeleme ve yorumlama biçimlerinin temelinde, özelde bireyin kendisini ve genelde tümel insanlığın varoluş ile yaşamın amaç ve sınırlarını anlayabilmek ve bu bilgilere bir anlam getirebilmek ereği vardır. Tüm bu düşünsel çabalar sonunda, kimi zaman bireyler, bir şeyler bulduklarına inanıp sevinir mutlu olurlar; çünkü, yaşamlarına bir anlam kazandırabilecek olgu ya da düşüncelere ulaşmışlardır. Kimi zaman da, tüm düşünsel uğraş, çaba ve arayışlarının sonunda kendilerini tatmin edebilecek, yaşama anlam kazandırabilecek olgu ya da düşüncelere ulaşamadıklarında ise, -kendilerince yeterli gördükleri bir arayış süreci içerisinde ulaşamadıklarından- yaşamın anlamsızlığını ve belki boşluğunu varsayarak ya da düşünerek; çaresizlik, bitkinlik, ümitsizlik, yorgunluk, tükenmişlik ile, ve belki de en kötüsü: “yaşamın anlamsızlığı” duygu ve düşüncelerine kapılarak, yaşamı kendilerine - en azından düşünsel boyutta - yaşanmaz yaparlar. Ama yaşamın bir anlamı vardır ve değerlidir. Yaşamın anlamlı ve değerli olduğuna inanan her insan, bir gün mutlaka arayışı içinde olduğu beklentilerine ulaşacaktır. Buna inanırsa, inancı tam ve şüphesiz olursa, bu “hedefe ulaşma” süreci daha da kısalacaktır. Yeter ki kendi içsel dinamiklerinin güçlülüğüne inansın.

Yaşamın anlamı ve değeri…

Yaşamınızda bir siz, bir de öteki vardır. Aslında gerçekçi düşünülürse, öteki, sizin dışınızdaki her şeydir. Öteki’siz bir yaşam asla olası değildir; ama öteki ile bir yaşam da hep sizin varlık ve düşünsel değerlerinizden ve dünyanızdan hep bir şeyler götürecek, hep bir şeyler yontacaktır. Yaşamın çoğu paradoksal kesişimlerinde, derin ve analitik düşünceleriniz sizi hep bu noktaya sürükler. Öteki’nin varlığı da, yokluğu da öznel yaşam için bir sorundur; sorunun boyutu öznenin dinamiklerine göre değişken de olsa! Zaten, genel anlamda yaşamın, ya da tikel anlamda öznel yaşamın herhangi bir alanındaki analitik sorgulama sistematiği, özneyi “ben ve öteki” ayrışımındaki derinliklere itecektir. Bu ayrışma arttıkça özne sosyal yaşamdan uzaklaşacak ama bir o kadar da düşünsel dünyaya yakınlaşacaktır.

Tümüyle diğer taraflara ve dışarıya (öteki’ne) yönelmiş bir yaşam, düşünceye dayanılmaz yüzeysel gelecektir. Bu çok yönlü zıtlıklar, hem yaşamın hem de gerçekliğin temelini derinden etkiler, biribiriyle çatışma halindeki iddialarıyla bizim de zihnimizi karıştırırlar. İçinde sığınabileceğimiz huzurlu bir liman bulmayı umut etmiş olduğumuz dolaysız duyusal yaşamın dahi çift yönlü bir yorumlamayı mümkün kıldığı, biribirine taban tabana zıt etkinlik ideallerini içeren tamamen farklı iki biçimde anlaşılabileceği açıktır. İki tür dolaysızlık kendini gösterir; bir yandan duyuların, diğer yanda, düşüncenin dolaysızlığı. Bunlardan her biri yaşamın temel dayanağı olduğu iddiasındadır; her biri, ancak bu alanda tek başına olduğu sürece kendini saldırılara karşı güvende hisseder. Fakat hiçbiri, ne üstünlüğünü sonsuza dek sürdürebilir, ne de insana tümüyle ve çekincesizce sahip olabilir. (3)

Yaşam’da inançlar ve dayatmacı savaşım…

Din ve felsefe kadar, bilim de, bizim kendi düşünüşümüzün bir ifadesi değil midir? İnsan hiçbir zaman kendinden kaçamayacak gibi görünse de, kendi alanının monotonluğuna hapsedildiğinde, bir boşluk duygusu tarafından ezilir. Burada tek olası çare, bireyin kendine ilişkin kavrayışını radikal bir biçimde değiştirmesi, kendi içindeki sınırlı yaşamla daha geniş yaşamı, yani kendini hiçbir zaman aşamayan, daraltılmış ve sonlu olan yaşam ile evrenin genişliği ve gerçekliği ile birleşmenin zevkine vardığı sonsuz bir yaşamı ayırt etmesidir. İnsan bu tinsel düzeye ulaşabilir mi? Yaşama anlam ve değer kazandırmaya ilişkin tüm umutlarımız, bunu başarmasına bağlı görünüyor.

Yaşamlarımızda, olayların bugünkü dolaysız taraflarının her düşünen zihinde yaratıyor olması gereken üzücü izlenimle, ancak insanın tinsel olasılıklarına duyulan bir inanç aracılığıyla savaşım verebilecektir. Doğanın genişliği ve acımasızlığı, insanın bu ihtişam içerisinde çaresizliği, tutkulu heyecanları ve tinsel boşluğu ile toplumsal varoluşun vahşi döngüsü, bencilliğiyle insanın ahlaki küçüklüğü, görüntülerin kölesi oluşu, doğal içgüdülere denetleyemediği (sorgulayamadığı) biçimde tabi olması; tüm bunlar her gözlemci için apaçıktır ve açıklanması da oldukça güçtür. Buna rağmen, bunun, varoluşun akılcılığına duyduğumuz tüm inançtan vazgeçerek kaçınılmaz kaderimiz olarak kabul etmemiz gereken bütün ve son gerçek mi olduğu, yoksa elimizde, çaresizlik tarafından dayatılanlarla savaşmamızı, hatta bu savaşı kazanmamızı sağlayacak bir şey olup olmadığı, hala kayda değer bir soru olmaya devam eder. İkinci yolu seçen kişi, zorluklara karşı savaşım vermek zorunda olacak ve sürekli olarak tehlikelere açık kalacaktır, fakat bu, insana tinsel açıdan kendini-koruma olanağını tanıyan yegane yoldur. Goethe’nin ünlü: “zorunluluk en iyi danışmandır” sözü burada her zamankinden daha çok geçerlidir.(4)

Sosyal yaşam…

Her canlı sosyal yaşama muhtaçtır.
İnsanların diğer tüm canlılardan en belirgin farkları olan düşünme ve yaratma edimleri,
insanoğlunu, varlık dünyasındaki ilk gününden itibaren sosyal yaşamın içine, ta merkezine yerleştirmiştir. Yalnız yaşamak ile birlikte yaşamak arasında ciddi farklılıklar olduğunu hepimiz biliriz. Çoğu zaman hepimiz aynı duygu yoğunluğunu ve karmaşasını yaşarız. Çevremizle fazlaca iç içe olduğumuz zamanlar yalnızlığı özleriz, arzularız; yalnız kaldığımız zamanlarda da diğer insanlarla birlikte olabilmeyi isteriz. Bu karar karmaşası, aslında tümüyle bizlerin o günlerdeki, belirli bir zaman diliminde ruhsal yapımızın ne denli pozitif ya da negatif enerji yüklü olduğuna bağlıdır. Yoğun aktivite ve eylemler yaşayan her birey, belirli bir süre için de olsa yalnız kalmayı düşleyecektir. Bazen: “Şöyle bir kaç gün yalnız kalıp kafamı dinleyebilsem!” deriz. Ne de güzel kullanmışız bu ifadeyi dilimizde: “kafa dinlemek” yani kendimizle başbaşa kalabilmek! Yani sosyal çevreden, insanlardan, hatta kimi zaman en yakınlarımızdan bile uzakta, yalnız kalmayı özlemek! Kendimizle başbaşa kaldığımız zamanlar, çoğunlukla kendimizi düşünür, sorgular, değerlendirmeler yaparız. Ve bu sorgulamaları ne denli objektif yapabilmiş isek, o denli de “kafamızı dinlemiş” olacağızdır. Yoğun sorgulamalar kimi zaman yorucu olsa da, olumlu yönlere gidilebilirse, yorucu olmayacaktır. Hele sonucunda olumlu bir şeyler üretebilmiş ve güzel sonuçlara gidebilmişseniz!

Franz Kafka’nın “İnsanlarla iç içe olmak, insanı, kendisini gözlemlemeye götürür.” sözü düşündürttü bana bunları. İnsanlarla iç içe olmamız durumunda, bunun doğal sonucu olarak kendimizi daha objektif gözleme ve yorumlamamız olasıdır. Çünkü her birlikte olduğumuz bireyden, bir şekilde, birtakım artılar ya da eksiler kazanmamız ve bir şekilde etkilenmemiz olasıdır. Bu birlikteliklerin, bireyin kendi içsel değerlerinin güçlülüğü ve zayıflığı ölçüsünde, kendisine yararlı ya da zararlı etkileri olabilecektir.

Birlikte olduğumuz bireylerin yanlış değerlerini yeterince sorgulamadan kendimize katmamız bile olasıdır kimi durumlarda! Bu tür yanlışlardan kendimizi koruyabilmemiz için ise, öncelikle ve ivedilikle kendimizi evrensel doğrular ve etik değerler çerçevesinde analiz edebilme gücümüz var olmalıdır. Bu da, kendimizi objektif tanıma ve sorgulayabilmemizle olasıdır. Çevremizdeki iletişim içinde olduğumuz, birliktelikler yaşadığımız her insanın, bizim dışımızda ama sadece sosyal anlamda bizim içimizde olduklarının da farkındayızdır. Bu gerçek, çevremizdeki insanların, bizim gerçek yaşamımızın bir parçası olduğunu gösterir.

Öznel yaşamı sorgulama…

İnsanlar kendi öz yaşamlarının anlamını, önemini ve değerini çözümleyerek “doğru” ve “gerçek” bir sonuca ulaşamadan, kendileri dışındaki “genel yaşam”ı ve bu “genel yaşam”ın kendi öz yaşamlarına kattığı artı değeri anlayabilmeleri olası değildir. Yaşamın değerini anlayan ve kavrayan birey; anne, baba, eş ve çocuklarından başlayarak çevresindeki tüm insanları, uygar ve çağdaş yaşamanın zorunlu kıldığı her tür nesnel gereksinimlerini, beyin açlığının doyurulması anlamında düşünsel gereksinimlerini, mide açlığının doyurulması anlamında beslenme gereksinimlerini, cinsel açlığının doyurulması anlamında cinsel gereksinimlerini, ve belki de bunların içinde en önemlisi olan, herhangi bir konudaki inancının zorunlu kıldığı “değerler dünyası”nın gereksinimlerini düşünmek, anlamak ve bunlara önemi oranında zaman ayırmak ve bu konular için savaşım vermek zorunda olduğunu anlayacaktır.
Yaşamı değerli ve anlamlı kılan, bireylerin bu erdemli savaşımlarıdır.

Düşünenlerden:

İyi yaşamayı öğrenmek ömür boyu sürer.
Seneca

Bizi yaşatan, bizi rahatsız eden konulardır.
Rasim Mutlu

Hiçbir şey yaşarken daha önemli değildir.
Atilla İlhan

En çok yaşayan, yaşamı en çok hissetmiş olandır.
J.J. Rousseau

Sadece kendisi için yaşayan, kötü yaşıyor demektir.
Alfred de Musset

Sorgulanmamış yaşam, yaşamaya değmez.
Socrates

Ve benden Yaşam üzerine sözler:

“Değerleri olan anlamlı yaşar.”

“Gerçek yaşam, salt nesnel olmayandır.”

“Sorgulama, yaşamı anlamaya atılan ilk adımdır.”

Sevgili Düşünce Dostları,
“Yaşam” gibi ciddi bir konunun, bir yazıda değil, bir kitapta değil, ciltler dolusu kitaplarda bile yazılmakla sonlanamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu yazı için, bu gün için bu kadar belki…

Ama belki de Yaşam; bir sözcükle, bir sözle bile anlatılabilecek bir kavram, kim bilir!
Ne dersiniz?..

Saygılarımla,

Mahmut Özturan
Kasım - 2008


Neden Felsefe Tarihi Okunmalı ?

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: FELSEFE

 

Felsefe tarihini okumak, insanın kendini okuması, belki de kendine yer bulma uğraşısıdır. Yoksa kendinden uzak bir dünyanın varlıklarını tanımak ya da tanımaya çalışmak anlamsızdır. Farklı coğrafyalardaki insanlarının sorduğu sorular ve aradığı cevaplar, bizden asla bigâne değildir. Dertleriyle dertlenmek yada dertlerimize ortak bulmak açısından felsefe tarihi okumak anlamlıdır. Ne varki, felsefe tarihi okumak felsefe yapmak anlamına gelmez.  Bu yüzden felsefe okuyan çok, ama felsefe yapan azdır. Felsefe yapmak, geçmişteki insanların sorulara verdiği cevapları yorumlamak değil, o soruları soru edinmek ve kendin­ce bir cevap aramaktır.

Felsefe tarihini okumak, kendimizi okumak; felsefe yapmak, kendimizi tanımaktır, demiştik. Kendimize bakmadan felsefe tarihini okumak, kişiye kendini değil, başkalarını tanımaya, o da öylesine tanımaya imkan verir. Halbuki başkalarını tanımak, kendini tanımak değildir. Çünkü başkalarını okumak, başkalarını tanımayı da öyle zannedildiği gibi sağlamaz, hele kendisini tanımayı hiç değil. Buna karşın, kendimizi tanıma gayreti, başkalarını tanımayı sağlar. Hatta o başkaları dediğimizin gerçekte bizden ya da bizler olduğumuzu anlamamıza vesile olur. Böylelikle bütüncül bir bakış açısını yakalamış oluruz. Aksi takdirde felsefe tarihini okumak, retorik bir düzlemden öteye gitmeyecektir. Tabi ki Felsefe Tarihi”ni okumadan da, felsefe yapıla bilinir. Bu okumalar, felsefe yapmak isteyen kişilerin yalnız olmadığı noktasında bir heyecan verirken, bu kişilerin zihnindeki muammaların ve kafasındaki soruların cevaplarını bulmada yardımcı olur. Bir ortaklık ve bir paylaşımdır felsefe tarihi okumaları. Her bilenin üstünde bir bilen vardır ve her bilgi, bilinmeyene açılan yeni bir kapıdır.

Tarihteki bir filozofun getirdiği bir önerme, bir örnekleme, bir soru ya da kavram, bizlerde yepyeni ufuklar açabilir. O”nun sorusu, bizde cevap olarak yankılanabilir. Tarihteki bir önerme bizde bir öğreti olarak karşılık bulabilir. Bir kelime, bir paradigmaya dönüşebilir. “Hiç kimse tek başına bir ada değildir”. Kişinin tarihten, aileden, sosyal çevreden ve tabiattan devşirdiği onca şeyler vardır. İsmini bilelim, bilmeyelim, bizdeki bir yaklaşım, köklerini tarihin derinliklerinde var etmiştir. Bu, kimilerin de zannettiği gibi, “gök kubbe altında söylenecek bir şeyin kalmadığına yorulmamalıdır. Çünkü esas olan devinimdir, oluştur. Bitmiş olan bir şey yoktur. Benzeşmek, aynilik değildir. Hayat ve insanlar var oldukça daha söylenecek çok şey vardır kuşkusuz. Çünkü “Yaratılış devamlıdır”, “tecellide tekrar yoktur” ve insan her dem kendini yaşamaktadır, üstelik yeniden. İnsandan insana olduğu gibi, bir insanın bir ömrü hatta bir günü içerisindeki tasavvurlar dahi farklıdır. Ve bu farklılık, zannedilenin aksine olumludur. Benzerlik, aynı hamurdan olan insanların aynı konuya duydukları il­gidendir. Bizi kendimiz yapan farklılıklarımızda ve bunlar ayrıntılarda gizlidir. Bunu ancak, bakmayı bilenler görebilirler. Hiç benzeşme olmasa, zerre kadar uyuşma bulunmazdı. Hiç farklılık olmasa, varlık ve oluşta anlam kalmazdı. Varlığın oluş halinde bulunması, varoluşun sürekli olmasını ve varolanların bir iletişim, bundan müstenit bir etkileşim içinde bulunmalarını gerektirmektedir. Aynı şekilde düşünceyi salt kendindeki gibi sınırlamak ve düşünme biçimini sadece kendi şekliyle görmek, varlığı ve oluşu, kendinden başkasına hasretmemektir. Unutulmamalıdır ki, nasıl sayısız insanlar varsa, o denli dünya görüşleri ve düşünme biçimleri vardır.

Felsefe Tarihi ile ilgili eserler, dilimizde çok da yaygın değildir, var olanlar da en çok 19. yüzyıl felsefesini kapsar. 20. yüzyıl felsefesini günümüze kadar içeren kuşatıcı bir felsefe tarihi şu ana kadar ya yoktur ya da yetersizdir. Felsefî eserlerin nispeten çokluğuna karşın, felsefî düşünce serüveni, kişiler ya da akımlar baz alınarak pek yapılmamaktadır. Mevcut Felsefe Tarihi eserleri, ya dönemliktir. İlk Çağ Felsefesi gibi ya belirli bir coğrafyayı ele almaktadır. Hint Felsefesi gibi ya da bir düşünce atmosferi etrafında belirmektedir. İslam Felsefesi gibi. Kimileri Felsefe Tarihi denince, sadece Antik Yunan”dan başlayan Batı düşüncesini düşünmektedir. Hint, İran ve Çin düşüncesi belki de daha da önceden Sümer mitolojisi ile birlikte Orta Çağ Felsefesi içerisinde İslam Felsefesi yok gibidir. Sanki bu düşünceler, ortak konulara değinmemiştir ve sanki bu dü­şünürler birbirlerini hiç tanımamışlardır. Bu ideolojik gibi görünen tarihi oku­ma biçimleri, her birinin kendi izinde özgün oldukları, başkasından etkilenmedikleri ancak başkalarını mutlaka etkiledikleri anlayışından kaynaklanmaktadır. Halbuki yukarıda da değindiğimiz gibi, Valery”nin ifadesiyle “soylu akrabalık” bu tür etkileşimlerden doğar. Bundan korkanlar, bu soylu akrabalığa kendini layık görmeyenlerdir.

Kimilerince de Felsefe Tarihi, sadece coğrafi alanda değil, ilgi noktasında da daraltılmış bir alan çağrıştırmaktadır. Felsefe Tarihi içinde bir din, bir sosyoloji, bir ekonomi, sanat ya da bilim bulunmaması bu yüzdendir. Sanılır ki, felsefeciden bilim adamı olmaz ya da bir dindar aynı zamanda bir filozof olamaz. Modernizmin parçalayıcı ve indirgeyici anlayışından doğan bu yaklaşım, insanları ve buna bağlı olarak farklı ilgi ve disiplinleri kategorize ederek aralarındaki ilişkileri kopartır. Halbuki Felsefe Tarihi, teknik olarak aynı zamanda bir din, bilim ve sanat tarihidir. Çünkü bu dört eğilim, insanın kendisini tanımasına ve hayatına yön vermesine etken olan en önemli girişimlerdir.

Felsefeye olan yanlış ve yanlı bakış açıları, felsefe tarihini de problemli bir alan hale getirmiştir. Biz, bütün bu problemleri kısmen de olsa çözen; ama tamamıyla gören bir çalışma yaptık. Az sayıda olan Felsefe Tarihi eserlerinin yanında sayısal anlamda artı bir fazlalık olmaktan çok, eserin, yöntemi ve içeriği açısından önemli bir rol oynayacağı kanaatindeyiz. Felsefe Tarihini Antik Yunan”dan başlatmamıza karşın, Hint, Çin ve İran düşüncelerine, düşünürlerine ve eserlerine yer verirken; İslam Felsefesinin etkisinden ve bu felsefenin önemli isimlerinden de bahsettik. Ayrıca Felsefe Tarihini, halen yaşayan filozoflara değin sürdürmüştür. Belki de liste başı yapılabilecek diğer bir husus da, Felsefe Tarihini incelerken sosyolog, ekonomist ve bilim adamlarından önemli isim, eser ve doktrinleri de ele almış olmasıdır. Önemli filozoflardan kimilerine hiç değinmemesi Bergson gibi ve sanatçılardan kimseye felsefî anlamda yer vermemesi bir eksiklik olarak görülebilir. Ancak önemli bir boşluğu dolduracağı ve bu tür eserlerin yayınlanmasına bir ivme katacağı kuşkusuzdur.


Felsefenin Tarihçesi

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: FELSEFE

 

İLKÇAĞ FELSEFESİ

M.Ö. 7. yüzyılın sonundan başlayıp, M. S. 2. yüzyıla dek süren dönemin felsefesidir. İlkçağ felsefesi, mitolojiden ya da çoktanrılı dinden kopuş ve doğal olayların yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla başlamıştır.

En seçkin temsilcileri arasında Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi büyük filozofların bulunduğu ilkçağ felsefesinde, bilimle felsefe hep bir arada olmuş, başlangıçta doğa felsefesi ön plandayken, sonlara doğru pratik felsefe ağırlık kazanmıştır.

DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ

  • İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.
  • Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.
  • Sistemli bağımsız ve kişiseldir.
  • İnanca ve sezgiye değil akla dayalıdır.
  • Mitolojiye çoktanrıcılığa tepkiyi dile getirir
  • Görünüşün, çokluğun, ilişkilerin, oluşların ardındaki değişmez olanı arar. Buna da birlik adını verirler.

Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür.

İlkçağ Filozofları

  • Thales
  • Anaximandros
  • Aneximenes
  • Pyhtagoras
  • Herakleitos
  • Parmenides
  • Zenon
  • Empedokles
  • Anaxsagoras
  • Demokritos
  • Sofistler
  • Sokrates
  • Platon
  • Aristoteles

HELLENİSTİK DÖNEM FELSEFESİ

Kent devletinin sona erdiği M.Ö. 323 yılıyla Hellenistik çağın son büyük imparatorluğunun Roma’nın bir parçası olduğu M.Ö. 30 yılı arasındaki dönemin felsefesine verilen ad.

Büyük İskender’in egemenliğiyle özgür ve bağımsız Yunan kent devletinin gücü gerçekten tarihe karışmıştı. Onun ve siyasi güç için birbirleriyle dövüşen ardıllarının egemenlikleri sırasında Yunan kentlerinin ellerindeki özgürlük ancak sözde egemenlikti ya da en azından her şeyin üzerinde duran egemenin iyi niyetine bağımlıydı.

İşte bu yeni siyasi durum, kaçınılmaz olarak, felsefede de bir etki yarattı.

Bu dönemde yer alan dört büyük felsefe okulu sırasıyla, Akademi, Peripatetik okul, Epikürosçu ve Stoa okuludur. Bu dört okuldan, hazcı ahlâkı ve Tanrı’nın evrene müdahalesini reddeden varlık görüşüyle Epiküros felsefesi, daha ağır basan ve döneme çok büyük ölçüde damgasını vuran felsefe olmuştur. Amaçlı bir evren anlayışıyla en yüksek insani iyi olarak, aklın doğru ve yerinde faaliyetine duyulan inanç ise, en güçlü ifadesini Stoalılarda bulmuştur. Stoalıların görüşlerinde somutlaşan bu amaçlı evren görüşü, son çözümlemede Sokrates’ten miras alınan bir görüş olarak Epiküros’un varlık görüşüyle karşıtlık içindedir.

Bu dönemde ortaya çıkan başka bir felsefe okulu da, dogmatik oldukları gerekçesiyle tüm felsefelere ve özellikle de Stoalı felsefeye gösterilen tepkiyle seçkinleşen, kuşkuculuk olmuştur. Nihayet dönemin sonlarına doğru, Poseidoinos Panaetios ve Antiokhos, Stoa felsefesini Platon ve Aristotelesçi öğretilerle birleştirmeye çalışmıştır.

DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Hellenistik felsefenin en önemli özelliği, bu felsefenin konularını mantık fizik ve etik şeklinde düzenlemesidir. Mantık, Aristoteles’ten miras alınan bir tavırla, bilgi teorisini de kapsayacak şekilde, doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi ve felsefenin vazgeçilmez aracı olarak görülmüştür. Nitekim bu anlayışın bir sonucu olarak, özellikle Stoalılar mantık alanına çok önemli katkılar yapmışlardır. Aynı şekilde, fizik de arka planda kalıp, yalnızca etik için bir temel ve hazırlık olma fonksiyonunu yerine getirmiştir. Bundan dolayı, bu dönemde filozoflar, fizik ya da varlık alanında yeni teoriler geliştirmek yerine, Sokrates öncesi doğa filozoflarının görüşlerini aynen benimsemişlerdir. Bu bağlamda, Stoalıların Herakleitos’un fiziği­ni Epiküros’un ise Demokritosun atomcu görüşünü pek büyük bir değişiklik yapmadan benimsediğini söylemekte yarar vardır.

Hellenistik felsefede ön plana çıkan çalışma alanı ya da disiplin, etik olmuştur. Bunun nedeni, bireyin amacına ulaştığı, iyi bir yaşam sürdüğü, kendisini her bakımdan evinde gibi hissettiği kent devletinin yıkılması, kent devletinin yerini alan imparatorlukla birlikte, bilinen dünyanın sınırlarının genişlemesi ve bireylerin kaçınılmaz bir biçimde dünyaya topluma ve kendilerine yabancılaşması, yalnız ve başıboş kalmasıdır.

Böylesi bir toplum düzeninde, felsefeden beklenebilecek tek şey, ilgisini birey üzerinde yoğunlaştırması, bireyin felsefeden bek­lediği yol göstericilik görevini yerine getirmesidir. Bu dönemde, felsefenin herkesçe kabul görmüş amacı, insanı mutlu bir yaşama ulaştırmak, bireye güven ve bilgelik kazandırarak, onun yaşadığı yabancılaşma ve yolunu kaybetmişlik duygusunu aşmasını sağlamaktır. İşte bundan dolayı, Hellenistik dönemin en büyük ve en önemli iki sistemi olan Epikürosçulukla Stoalı felsefe kişisel bir ahlâk üzerinde yoğunlaşmışlar, siyasi ya da toplumsal düzenle ilgili problemlere pek az önem vermişlerdir. Bir tinsel bağımsızlık ve kendi kendine yetme idealini ön plana çıkartan iki akımın da ahlâkı, fiziklerinin katkısız materyalizmini yansıtacak şekilde doğalcı ve ‘bu dünyacı’, yani içinde yaşadı­ğımız dünyayla, bu dünyadaki yaşam ve değeri temele alan bir ahlâk anlayışıdır.

Hellenistik Dönem Filozofları

  • Stoacılar
  • Epiküros
  • Akademi
  • Septikler
  • Philon
  • Plotinos

 

ORTAÇAĞ FELSEFESİ

Klasik çağ ile modern çağ arasında kalan tarihsel dönemde söz konusu olan felsefe faaliyeti; düşünce tarihinde M.S. 1. ya da II. yüzyılla, XV. yüzyıl arasında kalan tarihsel kesitin felsefesi.

Ortaçağ Felsefesi kendi içinde dört ayrı geleneği ihtiva eder:

 1- Batı ya da Avrupa’da gelişip, Latince ifade edilmiş olan Hıristiyan felsefesi,

 2- Doğuda İslam dünyasında zuhur etmiş ve Arap dilinde ifade edilmiş olan İslam felsefesi, 

3- Sadece Hıristiyan ülkelerinde değil, fakat İslam dünyasının çok çeşitli bölgelerinde Musevi düşünürler tarafından İbranice ifade edilmiş olan Yahudi felsefesi ve 

4- Hıristiyan Bizans İmparatorluğu içinde Grek diliyle ortaya konmuş olan Bizans felsefesi.

Dört farklı geleneğine, ve söz konusu geleneklerin kendi aralarında sergilediği temel birtakım farklılıklara rağmen, Ortaçağ felsefesi bir bütün meydana getirir.

 Bunun üç temel nedeni vardır. Her şeyden önce, gerek Hıristiyan felsefesi, gerek İslam felsefesi ve gerekse Musevi ve Bizans felsefesi ortak bir felsefi mirası paylaşır: Antik Yunan felsefesi. Buna göre, Grek düşüncesi geç Antik­çağda, özellikle Yeni-Platonculuk eliyle Ortaçağ felsefesine önemli bir etki yapmıştır. Ortaçağ felsefesinin kendi içinde bir bütün oluşturmasının ikinci büyük nedeni, sözünü ettiğimiz dört ayrı felsefe geleneğinin birbirleriyle yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Nitekim, Ortaçağda Musevi düşünürler, okudukları İslam düşünürlerden, özellikle de Farabi ve İbni Sina’dan yoğun bir biçimde etkilenmiş, aynı İslam felsefesi 12. yüzyıl Rönesans’ı yoluyla Batı’ya kaynaklık, ya da en azından antik Yunan felsefesinin aktarılmasına aracılık etmiştir. Nihayet, dört ayrı gelenek de, vahye dayalı tek Tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin bir parçası olmak durumundadır. Dini öğretiyle felsefi spekülasyon, veya teoloji ile felsefe arasındaki ilişki bu geleneklerin her birinde farklılık gösterse de, ele alınan felsefi problemler hepsinde üç aşağı beş yukarı aynıdır.

GENEL ÖZELLİKLERİ
1- İlkçağ Yunan felsefesinin belli bir halkın, antik Yunan ya da Atina halkının, modern felsefenin ise farklı uluslara mensup ayrı bireylerin felsefesi olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi, bireylerin ve halkların karakteristik özelliklerinin üstünde olan dini bir topluluğun, bir ümmetin, Hıristiyan ya da İslam toplumunun veya Yahudi cemaatinin felsefesidir.

2- Antik Yunan felsefesinin bütünüyle dünyevi bir felsefe olduğu, klasik aklın en temel özelliğinin sekülarizm olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi kendisine öte dünyasal bir ilginin hakim olduğu bir felsefedir. Başka bir deyişle, Yunan’da insanın temel probleminin bu dünyada mutluluğa erişmek oldu*ğu kabul edilmiştir; Yunan’da, insanın bu problemi çözebilecek güce sahip bulundu*ğuna ve kendi çabasıyla iyi ve mutlu bir hayata ulaşabileceğine inanılmışken, Ortaçağda problemler, bu dünyadaki hayattan ziyade, ahiret hayatıyla ilgili olan problem*lerdir. Aranan mutluluk, bu dünyadaki mut*luluk değil, fakat ebedi bir saadettir. Bundan dolayı, antik Yunan’da bağımsız bir felsefe disiplini olan etik ve estetik yerini çok büyük ölçüde teolojiye bırakır.

3- Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri önemli olan biricik şeyin insanın doğaüstü varlık alanıyla, aşkın ve mutlak olarak yet*kin varlıkla olan ilişkisi olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu da, doğal olarak Ortaçağda felsefenin mahiyetini ve konu alanını baştan sona değiştirmiştir. Buna göre, antik Yunanda doğa bilimiyle sosyal bilimler hem kendi başlarına ve hem de iyi ve mutlu bir yaşam amacı için sağlam araçlar olarak değer taşımaktaydılar. Oysa özellikle Hıristiyanlar için bunlar sadece yararsız değil, fakat bazen de zararlı ve hatta tehlikeli disiplinler olup çık*mışlardır. Yine, Yunanlı ahlâklılığı bir top*lumsal etik içinde ve mutluluk amacını gözeterek ele alırken, Ortaçağda ahlâklılık dinin bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla, Yunan’da etik zaman zaman kozmolojik olarak, zaman zaman da toplumsal bir zemin üzerinde temellendirilirken, Ortaçağda etik teolojik bir düzlemde temellenir. Nitekim, bu dönemde davranış ya da insani eylem, amacına göre değil, fakat Tanrı‘nın emirlerine uygun düşmekliğine veya düşmemekliliğine göre değerlendirilir. Tanrı, insan için yüce ve yüksek bir ideal getirdiğinden, Ortaçağ insanı eksikliliğini, başarısızlığını. ve hatta günahkarlığını her daim duyumsamak durumunda olan biridir. İşte bu durumun bir sonucu olarak, Yunan düşüncesinin özü itibariyle iyimser bir felsefe olduğu yerde, özellikle Hıristiyan Ortaçağ felsefesi kötümserlik üzerine yükselen bir felsefedir.

4- Yine Yunanlının temelde bir olan, birlik içinde bulunan bir evrende, yani bir mikrokosmos olarak kendisinin bir parçası olduğu özde anlaşılabilir olan makrokosmosta yaşadığı yerde, yaratıcısından ayrı düşmüş bir varlık olarak Ortaçağ insanı kendisine yabancı bir evrende yaşamak durumunda olmuştur. Bu insan için, bir tarafta aşkın, yaratıcı Tanrı, diğer tarafta ise kendisini Tanrı’dan her geçen gün biraz daha uzaklaştıracak, özüne yabancı bir varlık alanı bulunmaktadır. Bundan dolayı, Ortaçağ felsefesi için problem, teorik ya da bilimsel bir problem olmayıp, tümüyle pratik bir problemdir: Yaratıcısına bozulmamış, maddenin kiriyle pislenmemiş olarak nasıl dönülebileceği problemi.

5- Ortaçağ felsefesi, İlkçağ felsefesinden öncelikle bir kopuşu gözler önüne serer. Bununla birlikte, iki felsefe arasında, her şeye rağmen bir sürekliliği ve çok önemli bir noktada da ortaklık vardır. Kopuş temelde, İlkçağ felsefesinin, dini açıklama ya da mitolojiyi reddedip, kendisini öne sürmek su*retiyle oluşan ve gelişen’ özerk bir felsefe olduğu yerde, Ortaçağ felsefesinin özerkliğini yitirip, tümüyle dine, dini dogmaya tabi olan bir felsefe olmasından kaynaklanmaktadır. Süreklilik ise, Ortaçağ felsefesinin hem Doğuda ve hem de batıda kültürel ya da felsefi bir miras olarak doğrudan doğruya İlkçağ felsefesine dayanmasından meydana gelir. Nitekim, Ortaçağ felsefesi dine dayalı, din temelli bir felsefe olsa bile, kavram ve kategorilerini, terminoloji sini kendi başına yaratmış bir felsefe değildir. Ortaçağ felsefesi, ihtiyaç duyduğu kavram ve kategoriler için, doğrudan doğruya Yunan felsefesine yönelmiştir. Ortaçağ felsefesinin te*melinde bulunan felsefe geleneği, Platon ve Plotinos’un, ve bu arada Aristoteles’in felsefelerinden oluşur. Fakat iki felsefe arasındaki, onları birlikte modern felsefeden bütünüyle farklılaştıran, sürekliliğin temel unsuru, gerek İlkçağ ve gerekse Ortaçağ düşün*cesine damgasını vuran, modern çağın mekanik dünya görüşünün kendisinin ye*rini alacağı, teleolojik dünya görüşüdür.

6- Ortaçağ felsefesi, teleolojik bir anlayışla, doğayı Tanrı tarafından bir amaca göre yaratılmış ve düzenlenmiş statik bir sistem olarak görmüştür. Açıklamadan niteliksel bir açıklamayı anlayan ve nedensellikten büyük ölçüde ereksel nedenselliği anlayan Ortaçağ düşünürlerine göre, maddi dünya, tanrısal gerçekliğin çok soluk bir gölgesinden başka hiçbir şey değildir.

7- Ortaçağ felsefesi, hemen her felsefe gibi, birtakım kabulleri olan bir felsefe olmak durumundadır. Bu kabullerin en önemlisi ise, Ortaçağ düşüncesine Platon felsefesinden intikal eden, en yüksek veya en yüksekte olanın, en üstte bulunanın ontolojik olarak en gerçek, aksiyolojik olarak da en değerli varlık olduğu kabulüdür.

8- Ortaçağ felsefesi dini anlamlandırma ve temellendirme çabasında, ana düşüncelerinde, problemlerinde ve bu problemlere getirdiği çözümlerde, hemen her zaman Yunan felsefesine bağlı kalmıştır. Bu felsefede yapılan iş, daha çok Antik Yunan’ın düşünce dünyasını benimsemek ve Yunan felsefesinin temel kavramlarını işleyerek, inancı temellendirmek olmuştur. Ama, Ortaçağ felsefesi benimsediği ve kendisine göre biçimlendirdiği felsefeyi, genellikle olmuş bitmiş, yetkin bir sistem olarak görmüştür. Buna göre, antik Yunan felsefesinin dinamik bir yapı sergilediği yerde, Ortaçağ felsefesi mutlak hakikatleri bulmuş olduğuna inanan statik bir felsefedir.

9- Yine, Ortaçağ felsefesinin merkezinde Tanrı vardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ felsefesi teosantrik, ya da Tanrı merkezli bir felsefedir. Nitekim, bu felsefenin temel konuları, Tanrı ve Tanrı’nın varoluşu problemi, iman ya da otorite ve akıl ilişkisi, Tanrı-evren ilişkisi, kötülük problemi ve tümeller problemiyle belirlenir. İlk bakışta, Tanrı konusunun dışında kaldığı düşünülen temeller konusu bile, tümellerin en azından XIV. yüz*yıla kadar Tanrı’nın zihninde bulundukları veya Tanrı yaratısı ebedi ve bağımsız gerçeklikler oldukları öne sürüldüğü için, Tanrı konusuyla yakından ilişkili olmak durumundadır.

10- Ortaçağ felsefesinde, felsefe inanca, inançta vahye tabi olmak durumundadır. Bundan dolayı, Ortaçağ kültüründe çok önemli bir rol oynayan din, felsefe ve rasyonel bir hayat görüşü üzerinde de çok temelli bir etki yapmıştır. Örneğin, Skolastik felsefede, vahyin temel ya da en azından aklın vazgeçilmez bir yardımcısı olduğuna inanılmıştır. Skolastik dönemin filozofları, akıl ile iman arasında bir ayırım yapmış ve zaman zaman da felsefenin göreli bağımsızlık ya da özerkliğini vurgulamış olmakla birlikte, Ortaçağın dünya görüşünde, bilimde ve felsefede, bir çözüme kavuşturulacak problemlerin çözümü de dahil olmak üzere hemen her şey teoloji tarafından belirlenmiştir.

11- Yine Ortaçağ felsefesi söz konusu olduğunda, belli bir gelenek, ve vahye dayanan bir din çerçevesinde oluşan otoriteye duyulan saygı esastır. Bu dönemde felsefenin mahiyeti, kapsamı ve sınırları dini çerçeve ve ruhani otorite tarafından belirlenir ve hiçbir şekilde değiştirilemez. Ortaçağ felsefesi, otoriteye duyulan inancı temele aldığı için de, doğal olarak eleştiriye ve şüpheciliğe kesinlikle kapalı olan bir felsefedir.

12- Ortaçağ felsefesi, bütünüyle realist bir çizgi boyunca gelişmiştir. Yani, Ortaçağ düşünürleri, Skolastiğin gerileme döneminde çok etkili olan Ockhamlı William bir kıyıya bırakılacak olursa, tümeller konusunda benimsedikleri realist tavırdan başka, zihinden bağımsız bir gerçekliğin var olduğundan hiçbir zaman kuşku duymamışlardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri, ontolojik realizm bağlamında gerçekliğin zihinden bağımsız olduğunu öne sürmüşlerdir. Bununla birlikte, Ortaçağ düşüncesinde, zihinden bağımsız bu gerçeklik, gerçekten ve mutlak olarak var olanın ezeli ebet ve değişmez Tanrı olması anlamında, tinsel bir yapıdadır. Buna göre, realizmi tamamlayan yaklaşım, aynen Platon ve Plotinos’ta olduğu gibi, spiritüalizmdir.

13- Ortaçağ felsefesi varlığın bilgi konusundan, ya da ontolojinin epistemolojiden önce geldiği bir felsefedir. Buna göre, Ortaçağ felsefesi, özneden hareket eden, bilimin gelişimine koşut olarak önce bilgi konusunu ele alan, ve varlığı bilimin taleplerine göre sınıflayan ya da yorumlayan modern felse*fenin tersine, önce zihinden bağımsız bir gerçekliğin varoluşunu teslim edip, bu gerçekliğin bilgisine nasıl ulaşılabileceği konusunu daha sonra ele alır.

14- Yine, aynı ontolojik bağlamda, Ortaçağ felsefesi, özellikle varlığı bilinen maddi varlık alanı ve bilen özne, madde ve zihin olarak ikiyi ayıran modern felsefenin düalizminin tersine, baştan sona birci olan bir felsefedir. Bu, hem ezeli-ebedi, mutlak, değişmez ve yetkin bir varlık olarak Tanrı’nın, gelip geçici maddi varlık alanıyla kıyaslandığında, biricik gerçek varlık olması; hem modern dönemde ikiye bölünen insanın, her ne kadar madde-form, beden-ruh analizine tabi tutulabilse de, birlikli, bütünlüklü ve ahenkli bir töz olması; ve hem de geliştirilen öğretiler bağlamında, resmi görüşe uygun olmayan hiçbir öğretiye izin verilmemesi anlamında, böyledir.

15- Ortaçağın metafizik anlayışı, varolan her şeyin nedeni ya da kaynağı olan aşkın bir gerçekliğe ilişkin araştırma, varolanları varlık kaynağı olan Tanrı’yla ilişkisi içinde ele alma anlamında teoloji olarak metafizikten meydana gelir. Ortaçağda gelişen metafizik, ayrı, değişmez ve ezeli-ebedi bir varlığa ilişkin araştırmadır. İstisnasız tüm Ortaçağ filozofları, sistemlerinde Tanrı’dan yola çıkar ve önce Tanrı’nın varoluşunu kanıtlayarak, varlığı yaratan-yaratılmış olan ilişkisi çerçevesinde ele alır. Buna en iyi örnek, ünlü “beş yol”uyla, Aquinalı Aziz Thomas’tır. O, Tanrı’nın varoluşunu beş ayrı kanıtla ispat ettikten sonra, yaratıcı ve doğa*üstü bir Tanrı dışındaki varlıkları ya da yaratılanları Aristotelesçi bir kavramsal çerçeveyle açıklama çabası vermiştir. Aynı şey, İslam dünyası filozofları için de geçerlidir, şu farkla ki Farabi, İbn Sina ve İbni Rüşd’de, Aristotelesçi bir kavramsal çerçe*ve, Plotinos’tan gelen bir südür ya da türüm öğretisiyle tamamlanmıştır. Ortaçağ düşüncesinin teoloji olarak metafizik anlayışının temelinde ise, varlığın ancak ve ancak varlı*ğın kaynağı olan yaratıcı Tanrı aracılığıyla açıklanabileceğini ve Tanrı’nın varlığının akıl yoluyla kavranabileceğini dile getiren iki kabul bulunur.

16- Ortaçağ felsefesindeki söz konusu teoloji olarak metafizik anlayışı, doğal olarak hemen her Ortaçağ düşünüründe bir örneğine rastladığımız değere dayalı bir varlık hiyerarşisine yol açmıştır. Böyle bir varlık hiyerarşisi, varlıkları hiyerarşideki yerlerine göre sınıflar ve onlara varlık ve belli bir değer yükler.

17- Ortaçağ felsefesinin en belirleyici yönlerinden biri, de hiç kuşku yok ki, onun yöntemidir. Buna göre, Ortaçağ düşünürleri, Tanrı sözü olan kutsal kitaba dayanan imanı sistematik bir biçimde ifade etmek, savun*mak ve geliştirmek için, daha çok şerhe, kutsal metinleri yorumlama metoduna ve mantıksal/dilsel analize yönelmişlerdir. Ortaçağ düşünürleri bu bağlamda, öncelikle Yunanlıların bilimsel ve felsefi terminolojilerini kullanmışlar ve daha sonra da, Yunan mantığını bir bütün olarak almışlardır. Şu halde, Ortaçağ filozofları, imanı sistemleştirme ve temellendirme çabalarında aklı ve mantığın tümdengelimsel tekniklerini kullanmışlardır.

Ortaçağ Filozofları

  • Gnostikler
  • Augustinus
  • Anselmus
  • Roscelinus
  • Albertus Magnus
  • Aquinolu Thomas
  • Duns Scotus
  • Ockhamlı William
  • Tümeller Tartışması

 

İSLAM FELSEFESİ

İslâm dünyasında felsefi düşüncenin bir ekol olarak başlayıp kurulması, iç ve dış bir çok sebebin yanında, özellikle Grek (Antik Yunan) filozoflarının eserlerinin bilhassa Süryânice ve Grekçe’den Arapçaya yapılan ilk çevirileriyle aynı zamanlara rastlar ki, bu dönem İslâm tarihinde Abbasî hilâfetinin kuruluş sıraları demektir.

Ancak İslâm felsefesinden en önemli etkiye sahip olan Yunan felsefesinin etkisi doğrudan olmayıp, Helenistik felsefe yani, İskenderiye yoluyla olmuştur. Milâdî altıncı yüzyılın başlarında dağılan Atina okullarındaki düşünürlerden bazıları İskenderiye’ye, bir kısmı da Suriye’deki merkezlere gitmişti. Buralarda Platon ve Aristo’yu açıklayarak bir felsefe oluşturmuşlardı. Sözü edilen merkezlerde önceleri Yunanca yazıları eserler sonradan süryanice ve arapçaya çevriliyordu. İşte İslâm dünyasında daha sonra Arapçaya intikal ettirilen ve İslâm felsefesinin kuruluşunda tesiri olan eserler ilk planda bunlar olmuştu. Bunlara daha yedinci miladi yüzyılın ortalarında müslüman Arapların fethettiği Suriye ve İran’daki Hıristiyan ve yahudi manastırlarındaki ilmi faaliyetleri de ilave etmelidir. Buralarda Yunan felsefesinin, özellikle de Platon, Aristo ve yeni Platonculuğun hristiyanlıkla meczedilmiş eserleri, arapçaya yakın bir dil olan süryânice yazılıyordu. Keza, sözü edilen merkezlerden bazıları tamamen İlâhiyata (teoloji) dair düşünceler geliştirirken, felsefe de dini bir hüviyet kazanıyordu.

Çeviri çalışmalarında Emevîler döneminin (661-750) çok önemli bir yerinin bulunduğu söylenemez. Fakat, dini ilimlerin yanında akli ilimlere ayn bir rağbet gösteren Abbasîler’de, bilhassa Bağdat’ı devlet ve hilafet merkezi yapan ve süryânca, yunanca ve bir miktarda farsça eserlerin arapçaya çevirisini üslenen kişileri teşvik eden Halife Mansur (H.136-158/M. 753-775) döneminde söz konusu çeviri faaliyeti çok ciddi bir tarzda gelişme gösterdi. Harun Reşid (170-193/886-908) ve Memun (198-218/813-833) zamanlarında ise İslâm felsefesinin önemli malzemesi sayılabilecek mühim eserler çok sistemli bir çeviri faaliyetiyle arapçaya kazandırıldı. Bu sonuncu Abbasi halifesi, Bağdat’ta Beytü’l-Hikme (Felsefe evi) adı verilen bir akademi kurulmuştu ki, burası İslâm felsefesinin kurulup gelişmesinde çok önemli bir etkiye sahip olmuştu.

Bütünlüğü içinde İslâm felsefe hareketini Doğu ve Mağrib (Endülüs) felsefeleri olmak üzere iki büyük kola ayırmak gelenek halini almıştır. Felsefi düşünceyi kurma ve geliştirme bakımından doğu kolu Mısır’dan Türk-İslam’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyayı kaplar ve Endülüs’e göre çok daha çeşitli ve verimli olmuştur. İslam felsefesinin Endülüs kolu ise, ortaçağ dönemi Hıristiyanlarının daha çok dikkatini çekmiş ve batılılar tarafından yazıları eserlerde özel bir yer tutmuştur. Ancak İslam dünyasındaki fikri oluşum ve gelişimde Mağrib kolunun Doğu kadar büyük tesiri olamamıştır.

Sonuç olarak; İslâm felsefesi kendinden önce kurulmuş olan büyük düşünce hareketleriyle temasa geçmiş, onlardan aldıklarını yorumlamış ve çağının hemen her türlü milli, sosyal dini meseleleriyle ilgilenmiş çok önemli düşünce akımıdır.

 

RÖNESANS FELSEFESİ

Avrupa’da XV ve XVI. Yüzyılda yaşanan Rönesans  hareketinin düşüncesine, bu dönemin felsefe anlayışı.

DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Rönesans felsefesine damgasını vuran akım, hiç kuşku yok ki, hümanizm olmuştur. Bu dönem felsefesi, insan merkezli bir felsefedir.

 Rönesansın, insanüstü olana ya da yalnızca doğal olana karşı, insani boyutu ön plana çıkartan felsefesi, doğal olarak, insan bilgisiyle ilgili problemleri göz ardı ettiği ve mutlak bir gerçekliğin mutlak bir bilgisine sahip olma varsayımının, insanın aktüel bilgisine hiçbir katkı sağlamadığı düşünülen mutlakçılığa; insanın bilişsel faaliyetlerdeki etkinliğini gözden kaçırdığına ve bütün bir doğayı, doğanın daha aşağı parçaları aracılığıyla tanımladığına inanılan doğalcılığa, kısacası geçmişin metafiziğiyle doğa bilimlerini belirleyen insansızlaştırma ve kişiliksizleştirme sürecine karşı tavır almıştır.

Rönesans felsefesi, epistemoloji ve mantık alanında ise, bilmenin psikolojik yönlerini ve arzu, istek, duygu, amaç ve yönelimlerle kişiliğin düşünce süreçleri üzerindeki etkisini dikkate almayan rasyonalist bir bilgi anlayışına ve klasik mantığa karşı çıkmış ve pozitif, empirist bir bilgi anlayışı ve yeni bir mantık geliştirmiştir. Bu dönemde, a priori felsefelerin zorunlu düşünce doğruları, insanın bilgiye ulaşma sürecindeki somut başarılarıyla doğrulanan postülalara dönmüştür. Zorunlu doğru düşüncesi ortadan kalkarken, doğruluk insan düşüncesinin bilgilenme sürecindeki başarısına işaret eden arzu edilir bir değer olup çıkmıştır.

Rönesans felsefesinde teori ve pratik arasındaki mutlak antitez yok olup giderken, doğruluk ve yanlışlık mutlak olmayıp, bilginin sonu gelmeyen ilerlemesine bağlı ve göreli olan değerler olarak anlaşılmıştır. 

Bilgi teorisi bakımından empirist bir bakış açısı sergileyen Rönesans felsefesinde, insan zihni, yalnızca dış dünyadan gelen izlenimlerin pasif bir alıcısı olarak görülmemiş, zihnin etkinliğini vurgulayan aktivizm, iradecilik, personalizm ve bireycilikle birleşmiştir.

              KISACA;

  • bireyselliğin
  • yaşanan dünyaya önem vermenin
  • demokrasinin
  • bilimin
  • din yerine aklı öne almanın yeniden canlandırılmasıdır

         AYRICA ORTAÇAĞ’IN

  • dindarlığına
  • metafiziğine
  • bireyselliği yok etmeyi amaçlayan Hıristiyan ahlakına ve

felsefesine tepkidir.

Rönesans Filozofları

  • Machiavelli
  • Bodin
  • Kopernik
  • Francis Bacon

17. YÜZYIL FELSEFESİ
Rönesansın birikimlerini değerlendiren ve sistemler kuran bir yüzyıldır.

Rönesansta kuşku öne çıkarken 17.yy.da akıl öne çıkar. Kesin ve güvenilir bilgi türü olarak matematik seçilmiştir. Ancak fizikten kopmak, metafiziğe yönelmek anlamına gelmez.

DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ

  • Bu dönemde felsefeye rasyonalizm yani gerçeğe akılla ulaşılabileceği inancı hakimdir.
  • Doğa ölçülebilir sayılabilir cinsen bir şey olarak kabul edilir. Doğa hakkındaki güvenilir bilgiye ölçme ve saynalarla ulaşılabilir. Yani fiziğin bilgisine matematik metot uygulanır.
  • Tanrı, doğa ile akla aynı ilkeleri vermiştir. Bu nedenle doğa ile akıl, nesneyle zihin arasında uygunluk vardır.
  • Güvenilir ve kesin bilginin mükemmel örneği olarak matematik görünür.
  • Kesin bilgiye ulaşmada duyulara güvenilmez.

17. Yüzyıl Filozofları

  • René Descartes
  • Blaise Pascal
  • Thomas Hobbes
  • Geulincx
  • Malebranche
  • Baruch Spinoza
  • Gottfried Wilhelm Leibniz

 

18. YÜZYIL FELSEFESİ
( AYDINLANMA FELSEFESİ )

Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve toplumsal hareket.

Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler, düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. öyle ki söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.

Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen birtakım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselciliktir. Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen, insan! bir dünya olduğu, anlamına gelir. Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre, dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenmiştir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklı­lıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca, bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. ‘İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir’ sözü, Aydınlanmanın en önde gelen sloganlarından biridir.

Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle, Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.

Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğine, doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir. Buna göre, akıl insana matemati­ğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. Aklı yine in sana, iyi planlanmış gözlem ve deneylere dayanarak, doğayla ilgili sorular sorup yanıtlama imkanı sağlamıştır. Bununla birlikte, akla ve insanın rasyonelliğine duyulan inanç, doğa bilimleri ve matematik alanındaki başarılarla sınırlanmış değildir. Bu çerçeve içinde, bütün bir toplumun, insan doğasına ve hümanizmin değerlerine göre, aklın ışığında yeniden düzenlenmesi gerektiği inancı, Aydınlanmanın en önemli inançlarından bir başkasıdır. Bu dönemde din bile, aklın süzgecinden geçirilir ve dinin kendisinden çok, akıl yoluyla temellendirilemeyen batıl inançlara saldırılır.

Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de, belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir. İnsan varlığı akıllı bir varlık olduğundan, ya da insan zihninin kendisi de rasyonel olduğundan, o bu ilkeleri keşfetme ve evrendeki düzeni anlayabilme kapasitesine sahip bir varlıktır. Öte yandan, insan iradesini belirleyen öğe de akıl olduğu için, insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek durumundadır. Bundan dolayı, insan varlığı yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir.

Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre, herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.

Aydınlanmanın sonuncu ve en belirleyici yönü, ilerlemeciliktir. Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere göre, Avrupa, bütün bir Ortaçağ boyunca süren bir batıl itikatlar ve bağnazlık dönemini geride bırakmıştır. Bu bağnazlığın yıkılışında, din karşısında kesin bir zafer kazanan bilimin etkisi büyük olmuştur. Modern bilim, evrenin tüm farklı görünüşlere rağmen, temelde çok büyük, fakat oldukça basit ve düzenli bir mekanizma olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu düzenli evrenin bir parçası olan insanın olup, insanla içinde yaşadığı toplum bu bilgi ışığında sonsuzca geliştirebilir. İnsanın refahı açısından büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğuna göre sınırsız ve sürekli bir ilerlemeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.

GENEL ÖZELLİKLERİ

  • Akla duyulan güven nedeniyle sadece dinsel değil, siyasi otporitelerede başkaldırılmıştır
  • Laik bir dünya düzeni benimsenmiştir.
  • Düşünce özgürlüğü ve hoşgörü fikri ortaya çıkmıştır.
  • Sistemci felsefelerin yerini ; dil, kültür, toplum, sosyal düzen konusundaki düşünceler almıştır.
  • Filozofun yerini aydın, düşünür, yazar almıştır.

19. YÜZYIL FELSEFESİ
19. yüzyılın en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır.

18.yy.da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteyede başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlamıştır. O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır.

Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.

19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.

19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Aynı şekilde materyalizmin de yeni bir derinlik kazandığı ve öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde bir yanda  Proudhon, Saint-Simon gibi reformcu düşünürler; öte yanda da August Comte ile pozitivizmin belirginleştiği görülür. Tarihçi Tocqueville ile sosyolog ve düşünür olan Emile Durkheim’ı da buraya eklemek gerekir.

19. yüzyılın genel olarak bir tarih yüzyılı olduğu belirtilir, bunun anlamı hem tarih bilincinin gelişmesi hem de düşüncenin ve felsefenin tarih ile birlikte ele alınıp değerlendirilmesi eğiliminin kuramsal bir nitelik kazanmaya başlamasıdır. Böylece felsefenin içinde siyasal teoriler ve sosyoloji gibi bir disiplin çıkmıştır. 19. yüzyılın genel hatlarıyla Almanya’da idealist felsefenin, Fransa’da sosyalist düşüncenin, İngiltere’de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda kendini gösterir.

19. yüzyıl tarihsel bakımdan siyasal ideolojilerin öne çıktığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalist düşünce ve onun felsefi kökleri bu dönemde belirginlik kazanmış, öte yandan Liberalizm ve onun felsefi kökleri belirginleşmiştir. 18. yüzyıl aydınlanmacılığının felsefi konumlanışı devam ettirilmekle birlikte, aydınlanmacı felsefi kavramlara belirli bir ölçüde kuşkuyla bakan bir yönelim olarak şekillendiği söylenebilir. Fransız Devrimi’nin sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklıklarının etkisi 19. yüzyıl felsefelerinde görülür.

 Genel Özellikleri

  • Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme
  • ideolojilerin öne çıkması
  • Olgulara dayalı bilim anlayışı
  • Din ve geleneğe karşı olma
  • Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelmedir

 

20. YÜZYIL FELSEFESİ
On dokuzuncu yüzyılın sonlarından başlayıp günümüze dek uzanan felsefe.

Felsefe hiçbir zaman boşlukta gelişmeyip, kültürün bir parçası olarak, daima çağın siyasi ve toplumsal koşullarıyla ilişki içinde ortaya çıktığına göre, çağdaş felsefenin de, yirminci yüzyılın koşullarından etki­lenen, yirminci yüzyıla özgü bir bakış açısı vardır. Çağdaş felsefe içinde yer alan tüm filozoflar, aralarındaki farklılıklara karşın, işte bu bağlamda, bir parçası oldukları modern toplumun ilgi ve problemlerine yanıt vermek durumunda olmuşlardır. Şu halde, çağdaş felsefeyi karakterize eden birinci özellik, onun yirminci yüzyılda ortaya çıkan kimi temel durum ve oluşumlardan, örneğin modern toplumun bilim karşısındaki ikircikli tavrından, dile yönelik ilgiden, dünya savaşlarının yarattığı umutsuzluktan, toplumsal koşulların yarattığı güven bunalımı ve yabancılaşmadan, vb, yoğun bir biçimde etkilenmiş olmasıdır.

Çağdaş felsefeyi karakterize eden ikinci özellik, yirminci yüzyılda filozofların Batı felsefesine Kant’tan beri damgasını bulan kurmacılık veya konstrüktivizm ve görecilikten kaçınma çabası içine girmiş olmalarıdır. Buna göre, Batı felsefesinde Descartes’la başlayıp, Kant’la doruk noktasına ulaşan özne çıkışlı bir felsefe anlayışının ardından, yirminci yüzyıl felsefesi insandan ve insanın inançlarından bağımsız olarak varolan bir nesnel dünyanın varoluşunu kabul eden bir felsefedir. Nesnelliği yeniden yakalamaya çalışan çağdaş felsefe, aynı zamanda nesnel olarak varolan bir evrenin bilgisinin mümkün Olduğunu savunan bir felsefe olarak ortaya çıkar.

Kabaca ve genel olarak değerlendirildiğinde, çağdaş felsefede tarihsel bir sıra için­de ortaya çıkan 3 ayrı gelenekten söz edilebilir: 

  • analitik gelenek
  • fenomenolojik gelenek 
  • eleştirel ya da yıkıcı gelenek
  •  Çağdaş felsefenin  önemli ve büyük geleneği ise, Hobbes ve Hume’a mal edilebilecek olan kimi felsefi kabulleri benimseyen düşünürlerin oluşturduğu analitik gelenektir. Dünyanın çok büyük sayıda basit öğeden meydana geldiğini, kompleks nesnelerin bu öğelere ayrıştırılabileceğini ve bu basit varlıklarla karşılaşıldığı zaman, onların kolaylıkla tanınıp anlaşılabileceğini öne süren bu gelenek mensupları, felsefenin görevinin sentez değil de, dilsel ya da bilimsel veya mantıksal analiz olduğunu öne sürer. En önemli temsilcileri arasında George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein, ve Viyana Çevresi düşünürlerini verebileceğimiz bu gelenek realist bir tavır alıp sağduyuya yaklaşırken, bir yandan da bilimden tarafa saf tutup metafiziğe şiddetle karşı çıkar.
  •  Çağdaş felsefenin ikinci geleneği ise, Alman filozofu Edmund Husserl tarafından kurulmuş olan fenomenolojik gelenektir. Bilginin olanağına büyük bir güçle inanırken, Kant’ın eseri olan konstrüktivizme şiddetle karşı çıkan fenomenolojik gelenek, kendinde şeylerin bilince göründüklerini öne sürmüştür. Bu çerçeve içinde bilince dönen ve bilincin yönelimselliğini bilinç üzerinde yoğunlaşmanın nedeni ve haklı kılınışı olarak değerlendiren fenomenolojik gelenek, aynı zamanda realist bir tavırla, şeylerin karşılı­lı bağımlılığı ve ilişkisi üzerinde durmuştur. Analitik geleneğin Hume’a yakın olduğu yerde, daha çok Hegel’e yaklaşan fenomenolojik geleneğin en önemli temsilcileri ara­sında Martin Heidegger’le Jean Paul Sartre bulunmaktadır.
  •  Çağdaş felsefenin üçüncü geleneği Fransız düşünürleri Michel Foucault ve Jacques Derrida tarafından temsil edilen eleştirel ya da yıkıcı gelenektir. Örneğin, özcülüğe, ikiciliğe, Descartesçı felsefeye, akıl ya da lojisizme, Aydınlanma felsefesiyle pozitivizme ve dolayısıyla bütün bir moderniteye ilişkin olarak çok ciddi ve keskin bir eleştiri yönelten Derrida’nın son çözümlemede özcülüğe, ikiciliğe ve akılmerkezciliğe yönelik olan eleştirisi gerçekte metafiziğe, Batı’nın bütün bir metafiziksel düşüncesine yönelik bir kritik olmak duru­mundadır. Başka bir deyişle, Batı düşüncesinin yüzyıllardan beri termelinde yer kavram ve karşıtlıkları yeni baştan eleştirel bir bakışla değerlendiren bu gelenek, Barı felsefesinin temellerini sarmıştır.

Felsefi Düşüncenin Özellikleri

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: FELSEFE

En genel anlamı içinde, soru sormanın sonucu olan ve insanla, insan yaşamıyla ilgili problemlere karşı ilginin gelişmesiyle başlayan düşünce türü.

Buna göre, felsefe zor ve çözülemeyen yaşam problemleriyle karşılaşmaktan, bu problemlerle uğraşmaktan korkmayan bir yaklaşım, düşünsel bir tavır olmak durumundadır. Felsefe insan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara bir yanıt getirmeye, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışırken, işe sıfırdan başlamayıp, belli bir bilgi birikimine sahip olunduğunu varsayarak çözüm getirmeye çalışır. Çünkü insanların yaşamlarında neyin önemli olduğunu değerlendirebilmeleri için, hayatla ilgili bazı deneyimlere sahip olmaları gerekir. Demek ki, felsefe insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt verirken, başka bilgi türleri tarafından sağlanan bilgilerden yararlanarak, genel, bütüncül ve kuşatıcı yanıtlar getirmeye çalışır. Bununla birlikte, felsefeyi felsefe yapan şey, insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt vermekten çok, sorular sormak, problem görebilmektir. Zira, insan için önemli olan, yalnızca felsefe okumak ve felsefeyi bilmek değildir, felsefe yapmaktır, felsefi davranabilmektir. Felsefe yapmak ise, felsefi hissetmeyi ve felsefi düşünmeyi gerektirir. Felsefe yapmak varlığı ve bilgiyi bir bütün, insan yaşamıyla ilgili olay ve problemleri çok boyutlu olarak görmek ve her yönüyle kavramaya çalışmak anlamına gelir.

Felsefi düşünce, araştırmaya ve eleştirel bir tavra dayanan bir düşüncedir. Yani, felsefi düşünce, kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştirici süzgecinden geçirir. Her şeyi olduğu gibi kabul eden, merak etmeyen ve kendisine sunulanla yetinen bir insan için felsefe söz konusu olamaz. Felsefi düşünce, şeylerin niçin oldukları gibi olduklarını merak eden, hayatı bütün boyutlarıyla görmeyi, yaşamın bütün boyutlarını göz önünde bulundurmayı bilen, açık ve sorgulayan bir zihnin ürünüdür.

Felsefi düşünce, akıl temelli soruşturma ve refleksif bir düşünme yönteminin sonucu olan bir düşüncedir. Felsefede söz konusu olan düşünce, kendi üzerine dönmüş olan ve kendisini konu alan bir düşüncedir. Buna göre, felsefeci, doğrudan doğruya doğa, tarih, toplum üzerinde eleştirici bir bakış açısıyla düşünebileceği gibi, çeşitli bilimler tarafından sağlanan malzeme üzerine de düşünebilir. Yine, o bir problemi yalnızca bir bakış açısından, bir bakımdan ele alan diğer disiplinlerin, bilgi türlerinin tersine, bir problemi bütün yönleriyle ele almayı içerir.

Felsefi düşünce, ayrıca çözümleyici ve kurucu bir düşüncedir. Yani, felsefi düşüncenin analiz ve sentez gibi işlevleri söz konusudur. Analiz söz konusu olduğunda, filozof, kendisinin de içinde bulunduğu ve bir parçasını teşkil eniği dünyayı anlamak ve kavramak için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı ve sezgi sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz eder, açıklığa kavuşturur. Fakat filozof, bununla yetinmez, yani dünyayı parçalanmış bir halde bırakmaz; analize koşut olan başka bir düşünme tarzı ile, üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlığa kavuşturulmuş malzemeden hareketle dünyayı yeniden inşa eder, bir birlik ve bütünlüğe kavuşturur. Nihayet, felsefi düşünce evrenseldir, çünkü insan yaşantısına giren her şey felsefeye konu oluşturabilir. En basit bir algı öğesinden (örneğin, dokunduğum masanın sertliği) en karmaşık bir düşünme sistemine (örneğin, Einstein”ın genel rölativite teorisi) kadar her şey felsefeye inceleme konusu olabilir. Öte yandan, felsefede söz konusu olan insan yaşantısı, şu ya da bu insanın değil, genel olarak insanın yaşantısıdır.


Felsefenin Yararı Nedir?

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: FELSEFE

Felsefenin yararı veya gerekliliği onun toplumsal-kültürel işlevi ve felsefenin tarihsel gelişimi ile ilgili olarak birkaç şey söylemek gerekir. Mongolfier kardeşler icat etmiş oldukları balonla ilk uçuşlarını yapmak istedikleri sırada gösteriyi izlemek için meydanda toplanan seyirciler arasından biri yanında bulunan tonton tavırlı, yaşlı, saygıdeğer bir baya dönerek biraz saf bir tavırla şu soruyu sorar:

“İyi de bu ne işe yarıyor bayım?”

Sözü edilen yaşlı bay - ki o sıralarda Fransa’yı ziyaret etmekte olan ünlü Amerikalı bilgin ve siyaset adamı Benjamin Franklin’dir - aynı ölçüde hoşgölürü bir şekilde gülümseyerek şu cevabı verir:

“Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?”

Kanımızca bu cevap, felsefenin ve aslında daha genel olarak diğer temel kültürel etkinliklerin son tahlilde ne işe yaradıkları sorusuna verilebilecek en güzel ve en anlamlı cevaptır. Konuya bir işe yaramak açısından baktığımızda en çok işe yaradığı düşünülen bazı etkinliklerimizin bir işe yaramadığını da görebiliriz. Örneğin bilim bile çoğu kez bir işe yaramaz.

Felsefe; insanı insan yapan ve bir hiç olmaktan kurtaran araştırma ruhunun, anlamlandırma, yorumlama ve değerlendirme etkinliğinin, önemli sorular sorma ve onlara ciddi olarak cevaplar arama özelliğinin, erdemli olma ve mutlu yaşama talebinin, kısacası bilgeliğe ulaşma özleminin en hakiki ifadesidir.

Hazırlayan: Ömer YILDIRIM (Sosyolog)
Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Arslan - Felsefeye Giriş Kitabı


Felsefe Nedir… ?

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: FELSEFE

Felsefe kelimesi Yunanca´da phileo (sev-gi) ve sophia (bilgelik) kelimelerinin yan yana gelmesinden oluşuyor… fhilosophia (bilgelik sev-gisi). Yunanlı düşünürler için “Bilgiyi sevmek, bilginin peşinden koşmak” anlamını taşır…Yani,bilge,fi Felsefe sadece bilgiyi sevmek mi oluyor?
Bu konuyu bir örnekle anlatayım, sen hiç dünyanın neden 365 gün ve altı saatte bir tur tamamladığını yani bir yıl diye niye bu hareketi tanımladığımızı merak ettin mi?, etmişsindir mutlaka. İşte bunun gibi bilmediğin, öğrenmek istediğin bir sürü konu var. Aslında filozoflarda böyle şeyler düşünüyorlar. Bunların nasıl olabileceğini, nelerin bunlara yol açtığını öğrenmeye çalışıyorlar… Öylesine derin düşünüyorlar ki bu konuları, anlamaya, yorumlamaya ve yaşamı anlamlandırmaya çalışıyorlar… Belli anlamlar bulduklarına inandıklarında da “Felsefe Sistemleri”ni oluşturmuş oluyorlar…

O halde felsefe, yaşamı bir şekilde anlamlandırabilme çabası mı oluyor?
Evet, yaşamı ve yaşamda varolan her şeyi… Filozof, soru sorar, merak eder ve öğrenmeye çalışır… Bilgi onun için ulaşılması gereken bir şeydir ve ona ulaşmak için habire koşar… Tam ulaştığını sandığı anda da yeni sorularla karşılaşır… Bak Ünlü filozoflardan Platon´un bir sözü var: “Felsefe, doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır.” diyor. Yalnız, burada ortaya çıkan sadece yeni bilgiler değildir, filozofun ürünü, bir ahlak anlayışını, yaşama biçimini doğurur… Örneğin, dünyayı idealardan oluşmuş, (yani sadece düşüncelerden, ve bu düşüncelerin görünüşlerinden) bir yapı olarak algılayan bir felsefe öğretisi, yaşama ilişkin tüm yargılarını da ona göre oluşturur.

 Birde filozoflara bakalım neler diyorlar felsefe için:

“Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.”
Karl JASPERS
“Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.”
SOKRATES
“Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (İdealist) bir çalışmadır.”
PLATON
“İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe.”
ARİSTOTELES
“Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.”
EPİKUROS
“Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir.”
AUGUSTİNUS
“İnanılanı anlamaya çalışmaktır.”
ANSELMUS
“İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.”
ABAELARDUS
“Tanrıdır konusu, tanrının tanıtlanmasıdır.”
A. THOMAS
“Eleştiridir.”
CAMPENELLA
“Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir.”
F. BACON
“Felsefe yapmak doğru düşünmektir.”
T. HOBBES
“Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için.”
DESCARTES

Sonuç olarak;
Felsefe Yaşamdır… 


site ekle
Site Ekle
LinkBankasi.Net
Toplist