HOŞ GELDİNİZ

***
HAYAT;
ÖĞRENME, BİLME ve PAYLAŞMAKTIR.

***
İNSANLIĞA,YARATICI DÜŞÜNCE İLE BİR NEVİ SERVİS YAPMA VE PAYLAŞMA
SANATIDIR.
***

TÜRKİYE CANIM FEDA

'HİKAYE' kategorisi icin arsiv

Üç Heykel

Yazan: admin Tarih: Mar 23rd, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

 

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
“Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

 

 

 


Dava

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: HİKAYE

Avukat Petroçelli’nin kaybettiği tek dava:

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu..Futbolcu yakalanmıştı… Ama karısının cesedi ortada yoktu..
Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi.. Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu..
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
“Sayın jüri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum..
Buna az sonra sizler de inanacaksınız.. Neden mi?
Bakın, şimdi 1′den 10′a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek..
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10…”
Bütün jüri kapıya döndü… Kimse girmedi içeri..
Avukat bir savunma dehasıydı; öldürücü hamlesini yaptı..
“Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz.. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız.. İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum..”
Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı..
Mahkeme çıkışında avukat, bayan jüri başkanına yaklaştı:
“10′a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız.. Neden böyle bir karara imza attınız?”
“Doğru” dedi jüri başkanı;
“Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu!..”

 


Hangimiz Daha Zengin?

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

Bir zamanlar küçük bir sahil kasabasında, mutlu mesut yaşayıp giden, otuzuna merdiven dayamış, bir balıkçı varmış. Her gün sabah kalkar, kayığına atlar, denize açılır, öğlen güneşi tepeye çıkana kadar balık avlar, öğlen güneşi tepeye varmak üzereyken limana gelir, topladığı balıkları, hemen orada yapılan mezatta satarmış. Balıklardan kazandığıyla, ailesi ile birlikte mutlu yaşayıp gidermiş balıkçı.

Derken günlerden bir gün tam da mezat sırasında, iyi giyimli yaşlı bir bey balıkçının yanına gelmiş ve balıkların hepsini toptan almak istediğini, misafirlerinin İstanbul’dan geleceğini, onlara ikram edeceğini söylemiş. “Ne kadar istersin hepsine?” demiş.

Balıkçı her gün mezatta satabileceği fiyatı söylemiş. Yaşlı ve iyi giyimli adam,

“Ben İstanbul’da bunun bir porsiyonuna bu parayı veriyorum! Sudan ucuz vallahi” demiş.

“Burada balık çok. O yüzden burada balık bu fiyata. İstanbul’u bilemem” demiş balıkçı.

“Sana bir on kâğıt versem, bunları eve kadar getirir misin? Gelirken arabayı getirmedim de!”

“Olur” demiş balıkçı ve balık kasasını aldığı gibi ihtiyar adamla yürümeye başlamış. İhtiyar adam büyük bir şirketler topluluğunun sahibiymiş. Şimdi şirketlerini oğluna bırakmış ve kendisini dünyayı dolaşmaya vermiş. Burası dünya turundan sonra uzun yerleşmek istediği ve emekliliğinin keyfini sürmeyi istediği kasabaymış. Yakın zamanda kendine bir motor almayı ve sık sık balığa çıkmayı istiyormuş.

“Demek balık çok burada. Günde kaç saat çalışıyorsun? ”

“Sabah çıkıyorum, öğlene kadar çalışıyorum”

“Öğlene kadar mı?”

“Evet” demiş balıkçı.

“Peki, öğleden sonra ne yapıyorsun?” demiş ihtiyar adam.

“Öğleden sonra da, dinleniyorum, ailem ve arkadaşlarımla zaman geçiriyorum.”

“Tembellik ediyorsun yani” demiş bıyık altından gülerek yaşlı adam.

“Tembellik mi? Yoo..

O sırada, iş adamın evine ulaşmışlar. Bahçeyi geçip evin kapısına gelmişler. Balıkları derin dondurucuya koyup tekrar bahçeye çıkmışlar. Yaşlı adam parayı balıkçıya vermiş. Sonra yaşlı iş adamı bu iyi kalpli balıkçıya bir iyilik yapmaya hatta belki de balıkçıyı zengin bir adam yapmaya karar vermiş.

Eh ne de olsa bu güne kadar yüzlerce adama yüzlerce kere tavsiyelerde bulunmuş, yüzlerce konferansta gözlerinin içine bakan genç öğrencilere ve genç girişimcilere fikirlerini anlatmıştı. Bu balıkçı da artık bunu hak etmiş olmalıydı. Belki de bir gün zengin bir balıkçı olarak karşısına gelecekti ve siz bayım, hayatımı değiştirdiniz diyecekti. Yaşlı iş adamı ise, mağrur bakışlarla, kaderini değiştirdiği yüzlerce zengin kişiye baktığı gibi bakacak, “Ben bir şey yapmadım, sadece kendi potansiyelinin farkına varmanı sağladım diyecekti.

Oysa yaşam ironik sürprizlerle doludur ve hayata kendi penceresinden bakan kişilere bu sürprizleri sunmaktan pek ustadır. Yani öykünün sonunda kimin zengin, kimin ise fakir olacağına hayatın kendisi karar verir.

Yaşlı adam, balıkçının parasını verdikten sonra, “Hele şurada bir soluklanalım” demiş bahçedeki kamelyayı göstererek. “Sana anlatmak istediğim bazı şeyler var. Daha çok gençsin ve önünde uzun bir ömür var”

Balıkçı, ihtiyar adamın teklifine şaşırsa da, adamın ses tonundaki yardımseverlikten ve meraktan kamelyaya oturup adamı dinlemeye başlamış.

“Günde kaç kilo balık tutuyorsun” demiş yaşlı adam.

“On veya onbeş kilo” demiş adam.

“Demek tam gün çalışsan otuz kırk kilo balık tutacaksın. Vay canına, burada balık gerçekten çok. Bu ciddi bir rakam.”

“Nasıl yani! Anlamadım” demiş balıkçı.

“Ayda yirmi beş gün balığa çıksan. Yirmi beş çarpı onbeş o da eşittir üçyüz yetmiş beş kilo eder. Bir ayda teknene bir motor alırsın ve tutacağın balık miktarı da iki katına çıkar.”

“İyi de bu ne işime yarayacak ki” demiş balıkçı.

“Sen beni anlamadın galiba. Sonra bir kaç ayda ikinci bir tekne ve motor alırsın. Hatta büyük bir motor alırsın.”

“Peki, o kadar motoru kim kullanacak. Bir balıkçıyım ben!” demiş balıkçı şaşkın.

“Demek yavaş yavaş anlamaya başladın. İşte burası çok önemli. Artık patronluğa adım atıyorsun. Bir kaç adamı yayına alacak ve onları çalıştırmaya, diğer tekneleri onlara kullandırmaya ve daha çok balık tutmaya başlayacaksın.”

“İyi de bu kadar balığı ne yapacağım. Onu anlamadım! Burada kimse o kadar çok balığı yemez ki!”

“Üstüne iyilik sağlık. Hiç güleceğim yoktu. Geniş düşüneceksin, ileriye doğru geniş bakacaksın. Şimdi, o balık satışından ayırdığın parayla bir soğuk hava deposu kuracaksın. Belki biraz kredi de alman gerekebilir. Neyse, balıkları orada depolayacak ve anlaştığın bir lojistik firmasıyla balıkları İstanbul’a göndereceksin.”

Balıkçı, yaşlı adamı hayretle dinliyormuş. Ona “Peki sonra ne olacak?” demiş.

“Sonra mı? Gördün mü, her şey kendi kendine oluşuyor. Eğer ipin ucunu yakalarsan ve doğru zamanda doğru hamleyi yaparsan turnayı gözünden vurursun. Derken işleri iyice büyütecek ve daha büyük motorlar alacak ve filonu genişleteceksin. Sadece bu kasabada değil, bu kente iş yapmaya başlayacaksın.

“O zaman o soğuk hava depoları da yetmeyecek. Sonra ne olacak o kadar balık. Helak mı olacak?” demiş balıkçı.

“Bak, her sorun bir fırsat aslında. Sorular, fırsatların kapılarıdır. Yeter ki doğru soruyu sormasını bil. Balık çoğalınca, bir balık işleme fabrikası kuracaksın. Konservesini yapacak, yağını çıkaracak, tüm ülkenin en iyi balık firmasının sahibi bile olabilirsin.”

Balıkçı, kendini koca fabrikanın patronu olarak düşlemiş. Yüzlerce işçi, yüzlerce balık… Yavaş yavaş üzerine bir ağırlık gelmeye başlamış. “İyi de bu benim ne işime yarayacak.

“Çok zengin olacaksın. İşi iyice genişletip tüm ege ve Akdeniz de bu tesislerden kuracak hatta karedeniz de bile bu tesislerden açacaksın. Çok zengin olacaksın, çok ” demiş yaşlı adam. Anlatırken balıkçıyı da hayal ediyor ve onun o halinden keyif alıyormuş. Sanki kendi yükselişi ve şirketinin yükselişi gibiymiş balıkçının durumu.

“Çok zengin olmak ne işime yarayacak? Para her şey demek değil ki!” demiş balıkçı.

“Bak burada haklısın. Para bir süreliğine nefsini idare ediyor ama sonra paraya karşı köreliyorsun. Bu sefer, ün, başarı ve güç giriyor hayatına. Her yerde insanlar önünde iki büklüm oluyor. Bir sürü insan ağzından çıkacak tek kelimeye bakıyor. Her yere davet ediliyorsun. Yüzlerce binlerce iş adamı konferanslarda ağzından çıkacak o sihirli başarı kelimesine odaklanıyor. Gençler üniversitelerde ağzı açık seni dinliyor. Alında bunu sana anlatamam, yaşamak lazım.”

“Peki, tüm bunlardan sonra neler olacak?” demiş balıkçı.

Yaşlı adam, balıkçının meraklandığını ve hevesleneceğini düşünmüş.

“Sonra şirketlerin büyüdükçe sen yaşlanacaksın ve dişinle tırnağınla kazandığın bu başarı imparatorluğunu emanet edecek birilerini arayacaksın. Bu aşamada iyi eğitimli çocukların devreye girecek ve şirketi onlara, başarına başarı katsınlar diye devredecek onları uzaktan kontrol edeceksin. Onlardan emin olduğunda ise kenara çekilecek ve başarının tadını çıkarmaya başlayacaksın.” Burada biraz urmuş ve geniş bir soluk almış yaşlı adam.

“En tatlı kısım burası. Artık yaşlandın ve yoruldun. Belki de benim gibi yetmiş yaşına geldin. Artık şirketleri bırakıp güzel bir sahil kasabasında güzel bir ev, güzel bir motor alacak ve hayatının sonlarını bu muhteşem sahil kasabasında geçirecek ve hayatının son yıllarını mutluluk içinde geçireceksin.”

Balıkçı ihtiyar adama bakmış, bahçeden görünen denize bakmış.

İyi de ben zaten “Şu anda senin dediğini yapıyorum” demiş.

“Nasıl yani?” Demiş ihtiyar adam.

“Ben küçük bir balıkçıyım. Mutluyum. Bu kadar kazanmak bana yetiyor. Anlattığın şeyi zaten şu anda yapıyorum, o zaman dediğin şeyleri yapmama ne gerek var. Tüm bunları zaten şimdi yapıyorum. Mutluluğumu çalışma ve para karşılığı verip, en sonunda yıllar sonra o mutluluğa kavuşmaktansa, şimdi yaptığım gibi daha mutlu olabilirim değil mi? Bunun için çok paraya ihtiyacım var mı?”

İhtiyar iş adamı bir anda, yıllarının nasıl gittiğini, nasıl kendisini yıprattığını, daha da önemlisi amaç ve aracı birbirine nasıl karıştırdığını fark etmiş.

“Sen benden daha zenginsin balıkçı. Böyle devam et.” demiş iş adamı.

 Yazar: Cengiz ÇATALKAYA

 


Misket

Yazan: admin Tarih: Oca 18th, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:

-Küçüüük! Diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, “tek kelimeyle” dökülüyordu.

Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:

-Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine uyacak mı?

Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, daha sonrada şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.

Ama “her zaman hasta” dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. Şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala.

Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.

Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:

-Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da…

Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi.

Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi. Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu isten sıkılmıştı.

Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Arkadaşları :

-Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.

Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken:

-Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.

Aslında her yaşta ama farklı şekillerde hep birileri tarafında kandırılıp, sonra da bir kenara fırlatılmadık mı? İşimizde, dostlukta, arkadaşlıkta beklide ailemizde…

Kimin umurunda –bir başkasının- duyguları, hissettikleri veya kandırılması, gözyaşları ya da kalp kırıklıkları…

Bütün bir ömür boyu kalan izler, ne yazık ki külliyen.. hiç kimsenin…

Keşke… keşke… farklı olabilseydi her şey..

Biraz daha insanca, biraz daha hassasça, dürüstçe ve yüreklice…

 


HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI?

Yazan: admin Tarih: Oca 7th, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.
Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi..
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kâğıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “O” ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.”Neden “O” aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk.. “Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal” dedi, hocası.. “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkânsız” ve ekledi: “Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. “Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.”

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına ve şöyle söyledi:

“Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin” dedi.. “Ben de hayallerimi..”

   …..


BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM DEMEYİN!

Yazan: admin Tarih: Ara 28th, 2008 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

 

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı.
Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda’nin gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
“Allah’ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.
İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.”
Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
“Allah’ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..”

KISSADAN HiSSE: “BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM” demeyin!..


Tecrübe ve Napolyon..

Yazan: admin Tarih: Ara 1st, 2008 | Kategori:: HİKAYE

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir dükkâna girmiş. Adama hemen kendisini saklamasını emretmiş. Adam da Napolyon’u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da ‘Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.’ diye savuşturmuş. Nihayet biraz sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş:

 -’Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?’

Napolyon birden öfkelenmiş.

 -’Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?’ diye bağırmış.

Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler adamın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık ‘ateş’ emri verilecek… Adamcağız içinden ‘Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin’ diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:

 -’İşte böyle bir duygu!’


Hayat senin bakışınla anlam kazanır

Yazan: admin Tarih: Kas 13th, 2008 | Kategori:: HİKAYE

 

“Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı… Bulduğu hiç bir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş… Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Herkese bunu sormaya karar vermiş… Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zamanda durmuyor tabi ki… Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:

“Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar, istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir” demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş… Bilge sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor demiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş. “Simdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel… Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin eğer bir damla eksilirse kaybedersin”.

Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış:

” Evet, demiş kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı? Adam şaşkın…

“Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakamadım ki”.
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş bilge… Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzelliklerden büyülenmiş muhteşem bir bahçedeymiş çünkü … Geri geldiğinde bilge, adama bahçenin nasıl olduğunu sorunca gördüğü güzelliklerden büyülendiğini anlatmış adam. Bilge gülümsemiş , “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:

“Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Sadece bir noktayı görürsen hayatın akıp gider sen farkına varmazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın; akıp giden zamanın anlam kazanır…”
“Hayatının anlamı senin bakış açında gizlidir”


İnsanı Tanımak Zor!..

Yazan: admin Tarih: Kas 12th, 2008 | Kategori:: HİKAYE

Adamın biri kumsalda yürürken ayağı eski bir lambaya takılmış,  adam lambayı kumların içinden çıkarmış.  “Niye olmasın,  belki bunun da içinden cin çıkar”  deyip ovalamış lambayı, gerçekten de koca bir cin çıkmış lambadan. 
Adam çok şaşırmış,  cin başlamış konuşmaya;
“Tamam, tamam.  Beni lambadan kurtardın vs vs vs… Bu, bu ay içinde dördüncü çıkarılışım ve bu işten sıkılmaya başladım bu yüzden 3 dileği unut.  Sadece 1 dilek hakkın var!” 
Adam oturmuş ve bir süre düşünmüş ve ; 
 ”Her zaman Hawaii’ye gitmek istedim ama uçaktan korkarım ve deniz beni çok kötü tutar. Benim için Hawaii’ye bir köprü yap böylece arabayla oraya gidebileyim” demiş. 
Cin gülmüş ve;
 ”Bu imkansiz.  Bu işin lojistiğini düşün!  Köprünün ayakları nasıl Pasifik’in dibine ulaşabilir? Ne kadar beton gerektiğini,  ne kadar çelik gerektiğini düşün.  Hayır, başka bir dilek düşün..” demiş .
Adam;  ” tamam” demiş ve gerçekten güzel bir dilek düşünmeye başlamış. En sonunda;
” Ben bu insanları hiç anlamıyorum.  Kendime dost seçiyorum,  çok bağlanıyorum,  selamı kesiyor.  Birini çok seviyorum beni severken sevmez oluyor.  Birine güveniyorum önce o aldatıyor.  Birine dostluk elimi uzatıyorum,  beni düşman sanıyor. Kime meramımı anlatsam beni ya anlamıyor ya da yanlış anlıyor.  Bana insanları tanımanın yolunu öğret.”

Cin: “Köprü iki şeritli mi olsun dört şeritli mi?” diye yanıt vermiş adama.


Ne kadar?

Yazan: admin Tarih: Kas 12th, 2008 | Kategori:: HİKAYE

Dünyaca tanınan çok ünlü bir ressam en değerli tablolarını satışa sunacağı bir sergi açar. İlk gün asistanı ile beraber sergiyi gezen ressamın gözüne çok değerli bir tablo önünde pür dikkat resmi inceleyen 6 -7 yaşlarında bir çocuk çarpar. Çocuğa yaklaşan ressam çocuğa beğenip beğenmediğini sorar. Çocuk heyecanla çok beğendiğini ve almak istediğini ifade ederek fiyatını sorar. Ressamın yanındaki asistanı çocuğa alaycı bir tavırla;
    “5000 $ senin paran buna yetermi?” der.
Çocuk koşarak dışarı çıkar ve 5 dk. sonra döndüğünde bir elinde kırık bir domuz kumbara diğer avucunda ise bir avuç bozuk para vardır. Çocuk titreyen bir sesle ressama sorar;
    “Burda ne kadar var? Benim için sayarmısınız? 5000$ çıkıyormu? Sahip olduğum herşey bu ve bu gün annemin doğum günü, onun için bu tabloyu satın almak istiyorum”
der ve ressama uzatır ressam parayı sayar ve;
    “tamam ufaklık paran bu tablo için yeterli” der ve görevlilere tabloyu paketleyip, çacuğa vermelerini söyler. Durumu gören asistan panikle ressama;
    “Nee yaptınız sadece 8 $ olamaz. O tabloyu nasıl verdiniz. Ben o resme 5000$ vericek o kadar çok kişi tanıyordum ki ” der.
Ressam asistanına döner ve;
    “Evet bende o resme 5000$ verecek çok kişi tanıyorum ama o resme sahip olduğu herşeyi vericek kimseyi tanımıyordum” der.


site ekle
Site Ekle
LinkBankasi.Net
Toplist