HOŞ GELDİNİZ

***
HAYAT;
ÖĞRENME, BİLME ve PAYLAŞMAKTIR.

***
İNSANLIĞA,YARATICI DÜŞÜNCE İLE BİR NEVİ SERVİS YAPMA VE PAYLAŞMA
SANATIDIR.
***

TÜRKİYE CANIM FEDA

'KİŞİSEL GELİŞİM' kategorisi icin arsiv

Üç Heykel

Yazan: admin Tarih: Mar 23rd, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

 

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
“Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

 

 

 


Bir Kartal Hikâyesi..

Yazan: admin Tarih: Mar 10th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

 

Bir rivayete göre; dört tavuk bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çaldılar.
Yumurtayı kümese getirdiklerinde, kümeste bulunan diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşündüler. Zaman geçti, yumurtayı getirenler de unuttu, onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğunu inandılar…

Bir anne bulundu yetim yumurtaya, kuluçka başladı. Kısa bir zaman sonra yumurta kırıldı. İçinden simsiyah kanatlı,ilginç gagalı tuhaf bir tavuk çıktı…. Herkes mutluydu, böylesini ilk defa görmüşlerdi. Anne tavuk, dersler vermeye başladı yavrusuna: “Bak yavrum, yerden bulduğun böceği şöyle ye! Arpayı buğdayı böyle ye!.”Anne tavuk her geçen gün yeni şeyler öğretiyordu yavrusuna. Büyük tavuk annesinin her söylediğini yapıyordu. Tehlikelere karşı nasıl davranılacağını da öğretti annesi: “Bak yavrum, eğer kedi buradan gelirse aksi istikamete doğru kaç, şuradan gelirse buraya kaç…”

Büyük tavuk büyüdükçe güzelleşiyordu. Oldukça uzun kanatları vardı. Ara sıra diğerleri onun kanatlarına bakmak için geliyorlardı…

Bir gün anne tavuk yavrusuna havadan gelen tehlikelere karşı kendini nasıl savunacağını anlatırken büyük tavuğun gözü, gökyüzünden süzülerek korkunç bir ihtişamla geçiş yapan başka bir canlıya ilişti.

-Anne bu ne? Dedi büyük tavuk.
-Ha o mu? O kartal yavrum, kuşların padişahı.
-Ne de güzel uçuyor!
-Evet yavrum! Ama sen sakın ona özenme. Asla onun gibi olamazsın! Sen bir tavuksun. Senden önce baban,deden,amcan hepsi ona özendi ama hiç biri onun gibi uçamadı.. SEN BİR TAVUKSUN VE BİR TAVUK GİBİ YAŞAMALISIN!..

O günden sonra büyük tavuk, ömrü boyunca arka bahçede kartalın ihtişamlı geçişini izleyip iç çekti… ve her seferinde “keşke bende bir kartal olup uçabilseydim.” Dedi. Yine bir gün siyah kanatlı büyük tavuk ihtişamlı kartalı izlerken ölüp gitti…O nu bir tavuk gibi defnettiler; ki hakikatte ölen bir kartaldı..

“Bir kartal gibi doğup, bir tavuk gibi yaşayan ve kartallara özenip sonunda bir tavuk gibi ölen binlerce kartal var. Yıl 2009, yer DÜNYA.. Şu anda kendi gücünün farkına varamayan, milyonlarca hatta milyarlarca insan var yeryüzünde. NE BÜYÜK ACI!!

HİÇ BİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR…
HİÇ BİR ŞEY ANLATILDIĞI GİBİ DEĞİL…
HER DUYDUĞUNA İNANMA….
GELECEĞİNİ ŞEKİLLENDİREN DÜNÜN GEYİĞİ DEĞİL, YARININ HAYALLERİDİR..


imkansız mı?

Yazan: admin Tarih: Mar 3rd, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

“18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman,
New York’ta, Lincoln Center’daki Avery Fisher
Salonunda bir konser vermek üzere sahneye çıktı.
Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız
bilirsiniz ki onun için “sahneye çıkmak”
hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan
Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici ateller
vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir.
Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım
atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş yavaş
yürüken görmek unutulmayacak bir görüntüdür.
Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir,
sandalyesine erişinceye kadar.
Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere
koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar,
bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır.
Daha sonra yere eğilerek kemanını alır,
çenesinin altına koyar, orkestra şefine
başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamanda değin, izleyiciler bu ritüele alışmışlardır.
O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken
sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken
inanılmaz bir sessizlikle beklemektedirler.
Çalmaya hazır olana dek beklerler.
Ancak o konserde bişiler ters gitti. Daha ilk birkaç
satırı çalmıştı ki, kemanın tellerinden bir tanesi koptu.
Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü,
salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun
gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği
konusunda yanılmak imkânsızdı. Ve bunun
akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da…
O gece orada olan insanlar kendi kendilerine
şöyle düşündüler: “Anlamıştık ki, yeniden
ayağa kalkması, atelleri yeniden takması,
koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne
arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması
ya da yeni bir tel takması gerekecekti”
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika
kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra
şefe yeniden başlaması için işaret verdi.
Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti.
Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç
ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki;
senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkansızdır.
Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir…
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti.

Onu, parçayı kafasında molüde ederken,
değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına
sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç
vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için…
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı.
Ve akabinde seyirciler ayağa kalktı ve tezahürata başladılar.
Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı.
Hepimiz ayaktaydık… Bağırıyor, ıslık çalıyor,
alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi,
beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk.
Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını
kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil
ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :

“Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir,
elinde kalanlarla ne kadar daha
müzik yapabileceğini bulmak…”
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan
beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir?
Belki de bu bir yaşam tarzıdır,
sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile
müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire,
bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile
bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik
yapmayı seçer… Ve o gece yaptığı; sadece
3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı,
4 teli varken yaptığı herşeyden daha güzel,
daha kutsal, daha unutulmazdı…

O zaman belki de bizim görevimiz,
yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen,
ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır;
önce elimizde olan herşeyle ve daha sonra bu artık
imkansız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla
…”

Jack Riemer

 


Hayatı tersine yaşamak

Yazan: admin Tarih: Şub 25th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

 

Hayat tersine yaşanmalıydı bence..
önce ölümü savuşturmalıydık başımızdan.
yirmi yılımızı huzurevinde geçirip,
çok gençleştiğimiz için atılmalıydık.
altın bir saatimiz olduktan sonra işe başlamalıydık
kırk yıl çalışmalıydık, ta ki emekliliğin tadını
çıkarabilecek denli gençleştiğimiz güne kadar.
üniversiteye gitmeliydik sonra, liseye hazır hale
gelinceye dek PARTİ yapmalıydık.
iyice ufalmalıydık, oyun oynayıp sorumlulukları unutmalıydık…
küçük bir kız ya da erkek bebek olunca annemize
dönmeli, son dokuz ayımızı yüzerek geçirmeli,
ve…

sevgi dolu bir bakışta son bulmalıydık.

 

Norman GLASS
 
 

Ya içindeyiz hayatın, ya da …

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

Her işin bir çıraklık, kalfalık, bir de ustalık dönemi vardır. İyi usta olacaklar daha kariyerlerinin ilk yıllarında belli olurlar ve başarı için pek çok bedel öderler. Elde edilen başarıda ise sadece kendi renklerini taşırlar…

Sultan bir gün komşu ülkeyi ziyarete gider. Mükemmel ağırlamanın yanı sıra, sultanı etkileyen bir başka şey daha olmuştur. Komşu ülkenin sultanının sarayının duvarları öyle bir tuğladan yapılmıştır ki, alır götürür bizim sultanı başka bir dünyaya. Öyle bir renktir ki, tarifi olanaksızdır. O kırmızıdır yangın gibi, o kahverengidir içini çarpan, o kızıldır, o her renktir velhasıl. Ülkesine dönünce emir salar dört bir yana, ” benim ülkemin ustaları da yapar mutlaka böyle bir renkten tuğla, tez getireler numunelerini.” Ama gelen örnekler tatmin etmez sultanı. Bunun üzerine ödül koyar sultan; istediği renkte bir tuğla getirene servet vaat eder. Nafile, ülkenin tüm ustaları ucunda servet de olsa başaramazlar, istenen rengi tutturamazlar. Sonun vezirlerden birinin kulağına ülkenin bir köşesinde bilge, kendi halinde yaşayan bir ustanın şöhreti gelir. Yapsa yapsa o usta yapar, o rengi o tutturur der. Sultan kendisi gider ustanın ayağına, tutsağı olduğu rengi bulacak adama değer çünkü bu. Usta anladım der, ben o rengi tanıdım, bilirim nasıl bir tutku yarattığını, yapmaya çalışırım ve yaparım, lakin vakit ister. Sultan vakit verir, ödülü de kendisinin seçmesini ister. Usta bir ayda yerine getirecektir görevi, o eşsiz rengi, canım karışımı bulacaktır. Usta çalışmaya başlar, dener, dener.

Her türlü maddeden renk çıkarmaya çalışır. Dener, dener. Günler hızla geçmeye başlar. Yapılan tuğlalar fırından çıktıklarında bir türlü tatmin etmez ustayı. Oysa söz vermiştir sultana, yaparım demiştir; tuttururum o rengi, bilmez miyim nasıl aranır o renk? Günler sayılıdır. Usta rengi tutturamamanın verdiği eziklikle daha da yoğunlaştırır çalışmalarını. Gece demez gündüz demez çalışır, dener. Ama olmaz işte kendi beğenmemiştir ki, işte budur deyip götürsün sultana. Son bir umut daha kalmıştır bir ayın dolmasından önceki son gece. O karışımı da gönlünün tüm zenginliğini, renklerin tüm çapkınlığını, maddelerin tüm çekiciliğini karıştırarak yaratmaya çalışır usta. Fırına atar tuğlaları ve bekler. Sonuç ne yazık ki düş kırıklığıdır. Verilen söz tutulamamıştır, denenecek başka bir yol da yoktur. Usta her şeyini koymuştur ortaya ama olmamıştır. Yangın, ateş, ustanın bağrına çöker. Fırının alevleri çağırır onu gel diye. O da reddetmez bu daveti. Ertesi gün süre dolduğu için sultan kendisi gelir ustanın yerine sonucu görmek için. Usta görünürde yoktur ama fırında bir şeyler vardır. Fırının kapağı açılır ve tuğlalar dışarı çıkarılır. Sultan kendinden geçmiş tutkuyla aradığı renge kavuşmanın mutluluğuyla yaşamaktadır. ” Bulun ustayı gelsin saraya, ne dilerse verilecektir kendine, hatta fazlasıyla verilecektir. ” diye emir buyurur.

Bu öyküden birçok hisse çıkartılması mümkündür. Ancak ben bireysel dersler yerine öykünün toplam mesajı üzerinde durmak istiyorum. Şöyle bir geriye yaslanın ve geçmişe bakın. Lise bitirme sınavına nasıl çalıştınız, ya üniversite giriş sınavına? Üniversiteyi bitirirken çektiğiniz zorluklar, bitirme ödevleriniz, daha sonra ilk iş arayışlarınız, reddedilişiniz, ilk işe başlamanız, ayrılmanız, askerlik, size acı çektiren sevgiliniz. Velhasıl tüm uğraşılarınız, çabalarınız, savaşımlarınız, aldanışlarınız, kazanımlarınız. Tüm bunları şöyle bir gözden geçirin bakalım. Ya bugün bulunduğunuz yer? Buraya uçarak ya da gökten zembille gelmediniz. Hep geçmişteki uğraşılarınız ve didinmelerinizle ulaştınız bu güne. Yarında yine kendi çabalarınızla ulaşacaksınız. Burada en önemli etken sizsiniz. Siz hayatın içine daldınız ve kendi renginizi yarattınız. Siz olmasaydınız, sizin didinmeleriniz, hayal kırıklıklarınız, sevinçleriniz olmasaydı, yani siz kendinizi hayatın içine atmasaydınız bu günkü siz olmazdınız. Yarın ne mi olarak? Tabi bugünkü karışımlar ve fırınlara girme kararınız yönlendirecek yarını da.


Aslında “üstün zekalısınız”

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

Son bilimsel araştırmalara göre, bireylerin büyük bölümü yeteneklerini küçümsüyor. Aslında sınırsız bir öğrenme ve yaratıcılık yeteneğine sahipsiniz. İnsan beyninin bilinen yeteneklerinin yüzde 95’i son 20 yıl içinde öğrenildi. İşte çağdaş zekâ ve beynin doğası üzerine yapılan araştırmalardan çarpıcı sonuçlar.

Çoğumuz geleneksel IQ (Zekâ düzeyi) testine dayalı bir zeka konseptiyle büyüdük. IQ testi, Alfred Binet (1857-1911) tarafından bulundu. Binet’in psikolojiye aşırı ilgisi vardı. Özellikle, çocukların akademik potansiyelinin değerlendirilmesinde kültür ve sınıf önyargılarının üstesinden gelmek istiyordu.

Geleneksel IQ konsepti o dönem için devrim sayıldı. Ancak günümüzün araştırmaları bu testin iki önemli zafiyetini ortaya çıkardı. Birincisi, zekânın doğuşda belirlendiği ve değişmez olduğu. Buzan, Machado, Wenger gibi araştırmacılar, eğitimle IQ’nun yükselebileceğini gösterdiler. Nature Dergisi yaptığı bir araştırmada genlerin IQ’ya yüzde 48’den fazla etkili olmadığı sonucuna vardı. Yüzde 52’si doğum öncesinin, çevrenin ve eğitimin bir fonksiyonuydu.

Psikolog Howard Gardner her birimizin en az yedi ölçülebilir zekâya sahip olduğumuzu belirten çoklu zekâ teorisini ortaya koydu. Yedi zekâ ve her biri için bazı dahi örnekleri şöyle:

1. Mantık-Matematik: Stephan Hawking, Isaac Newton, Marie Curie

2. Sözel-Edebi: William Shakespeare, Emily Dickinson, Jorge Luis Borges

3. Mekanik: Michelangelo, Georgia O’Keeffe, Buckminster Fuller

4. Müzik: Mozart, George Gerswin, Ella Fitzgerald

5. Beden-Kinestetik: Morihei Ueshiba, Muhammed Ali, F. M. Alexander

6. İnsanlar arası-Sosyal: Nelson Mandela, Mahatma Gandhi, Kraliçe I. Elizabeth

7. İç dünyası (kendini bilme): Viktor Frankl, Thich Nhat Hanh, Rahibe Teresa

Çağdaş psikolojik araştırmalar beyninizin sandığınızdan çok daha iyi olduğunu ortaya çıkardı. Beyniniz, herhangi bir süper bilgisayardan daha esnek ve daha boyutlu. Hayatınız boyunca, her saniye, saniyede yedi şeyi öğrenebilir ve beyninizde daha çok öğrenecek yeterli yeri bulabilirsiniz. Beyninizi doğru şekilde kullanırsanız yaşlandıkça gelişir. Sınırsız sayıda kromozom bağlantısı yapma kabiliyetine, yani düşünce durumu potansiyeline sahip.

Yavru ördekler hayatta kalmayı annelerini taklit ederek öğrenirler. En iyi modelleri seçmek bizi potansiyelimizin gerçekleşmesine doğru götürür. Örneğin iyi bir lider olmak istiyorsanız Winston Churchill, Abraham Lincoln ya da Kraliçe Elizabeth’i inceleyin.

The Book of Genius’ta (Dahinin Kitabı) Tony Buzan ve Raymond Keene tarihin en büyük dahilerini sıraladılar. Kriterleri şunlardı: Özgünlük, beceriklilik, konusuna hâkimiyet, vizyonun evrenselliği, güç ve enerji. Liste şöyle sıralanıyor.

1. Leonardo Da Vinci

2. William Shakespeare

3. Mısır piramitlerini inşa edenler

4. Johann Wolfgang von Goethe

5. Michelangelo

6. Sir Isaac Newton

7. Thomas Jefferson

8. Büyük İskender

9. Phidias (Atina’nın mimarı)

10. Albert Einstein

Kaynak : AKILVEZEKA


Sosyal Zeka

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM, çocuk

Bu dünyada kimler kariyerinde yükseliyor? Akıllı olanlar mı, bilgili olanlar mı, yoksa sosyal becerileri olanlar mı? Birçok anne-baba, çocukları okul birincisi olsun ya da sınavlarda birinci olsun, derece yapsın diye çırpınıp (para verip ders aldırıp/dershaneye gönderip) duruyor. Bu yolla alınacak sonuçların bir işe yarayıp yaramadığını bilmeden.
Sondan başlayarak söyleyeyim; sosyal beceriler; akıldan da, bilgiden de, sınav becerilerinden de daha önemli. Çünkü çok akıllı insanlar var. Sayısal zekâları diğerlerinden daha iyi; ama iletişim kurmayı bilmiyorlar. Selam vermeyi, hatır sormayı, empati kurmayı bilmiyorlar. Akıllarını diğer insanlara beğendiremiyorlar. Akıllıların yanında ineklikleri sayesinde çok bilgili olmuş tipler de var. Bu tiplerin de içinden birçoğu sosyal becerilere sahip değil. Ailesiyle ilişkileri kalitesiz; arkadaşlarıyla da ilişkileri vasat (olumsuz vurgusuyla sıradan).

Akıllılar ve bilgililer, (bazen iki özelliğin bir arada olduğu tipler de vardır) iş hayatında öne çıkamıyorlar. Onların zekâları ve bilgileri, eğer profesyonel çalışıyorlarsa üstleri tarafından anlaşılmıyor. Çünkü kendilerini doğru şekilde ifade edemiyorlar. Dost edinemiyorlar. İlişkide yanlış anlıyor ya da yanlış anlaşılıyorlar. Bir problem olduğunda dozunda bir tepki veremiyorlar. Çok sertler ya da çok yumuşaklar. Doğru yerde susmasını bilmedikleri gibi, doğru yerde çıkışmayı da bilmiyorlar. Dinleme kabiliyetleri düşük. Birçoğu hediyeleşmeyi de bilmiyor. Bayramda seyranda, seyahat dönüşlerinde ya da doğum günlerinde hediye almayı, vermeyi öğrenmemişler. Gelen hediyeyi beğenmezlerse, “Beğenmedim!” ya da “Niye aldın? Parayı sokağa atıyorsun.” gibi mükemmel ifadelerle karşılıyorlar.

Çocuklarımızın akıllı ya da bilgili olması için 80 değişik yol arıyoruz. Bin tane kurs bakıyoruz. Ama çocuğun sosyal becerilerini geliştirecek etkinlikler ya da kurslar lüks oluyor. Ne var ki, profesyonel yaşamda orta kademe ve üst düzey yöneticilerin vazgeçilmez nitelikleri sosyal beceriler. Akıllı ve bilgili olmak, sosyal beceriler olmadan insanın yükselmesine fırsat vermez. Tek başına sosyal beceri, birçok insanı kariyerinde ya da iş dünyasında daha iyi yerlere götürür. Çünkü insanlar, ilişki ağları şeklinde yaşıyorlar. Bu ilişki ağlarında ise en çok işe yarayan şey, sosyal beceriler. Akıl ve bilgi ile birleştiğinde sosyal beceri, başarıyı roketliyor. Sosyal beceri, akıl ve bilginin pazarlama aracıdır. Dünyada nice süper ürün var; iyi pazarlanamadığı için depoda bekler. Buna karşılık pazarlama sistemi gelişmiş şirketler, kendileri hiçbir ürün üretmediği halde dünyanın en büyük kuruluşları olmuş. Sosyal becerileri yüksek insanlar, kendileri çok akıllı ya da bilgili olmasalar da, akıllı ve bilgili insanları bir araya getirebiliyor; organize edebiliyor; onların ürünlerini satabiliyor. O zaman bu insanlar çok zeki diyebilirsiniz. Evet zekiler; ama zekâları sayısal değil, sosyal. ‘Sosyal zekâ’ya sahipler.

İlk, orta ve yükseköğretimde ıskaladığımız şey, sosyal beceriler ve sosyal zekâyı geliştirmektir. Öğrenciler, selam vermeyi, dost edinmeyi, bir sosyal ağ kurmayı bilmiyorlar. Hanımefendi ve beyefendi olmaktan oldukça uzaklar ve hem kendi ilişkilerinde hem de kendilerinden yaşça büyüklerle ilişkilerde bunun ne kadar işe yaradığını bilmiyorlar.

Bundan kötü daha ne olabilir diye sorarsanız; bundan daha kötüsü; akıl, bilgi ve sosyal becerinin olmadığı durumdur. Ne var ki, toplumumuzda en bol olan şey de bu üçünün kıtlığıdır.

Yazar: Melih ARAT

 


Hangimiz Daha Zengin?

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

Bir zamanlar küçük bir sahil kasabasında, mutlu mesut yaşayıp giden, otuzuna merdiven dayamış, bir balıkçı varmış. Her gün sabah kalkar, kayığına atlar, denize açılır, öğlen güneşi tepeye çıkana kadar balık avlar, öğlen güneşi tepeye varmak üzereyken limana gelir, topladığı balıkları, hemen orada yapılan mezatta satarmış. Balıklardan kazandığıyla, ailesi ile birlikte mutlu yaşayıp gidermiş balıkçı.

Derken günlerden bir gün tam da mezat sırasında, iyi giyimli yaşlı bir bey balıkçının yanına gelmiş ve balıkların hepsini toptan almak istediğini, misafirlerinin İstanbul’dan geleceğini, onlara ikram edeceğini söylemiş. “Ne kadar istersin hepsine?” demiş.

Balıkçı her gün mezatta satabileceği fiyatı söylemiş. Yaşlı ve iyi giyimli adam,

“Ben İstanbul’da bunun bir porsiyonuna bu parayı veriyorum! Sudan ucuz vallahi” demiş.

“Burada balık çok. O yüzden burada balık bu fiyata. İstanbul’u bilemem” demiş balıkçı.

“Sana bir on kâğıt versem, bunları eve kadar getirir misin? Gelirken arabayı getirmedim de!”

“Olur” demiş balıkçı ve balık kasasını aldığı gibi ihtiyar adamla yürümeye başlamış. İhtiyar adam büyük bir şirketler topluluğunun sahibiymiş. Şimdi şirketlerini oğluna bırakmış ve kendisini dünyayı dolaşmaya vermiş. Burası dünya turundan sonra uzun yerleşmek istediği ve emekliliğinin keyfini sürmeyi istediği kasabaymış. Yakın zamanda kendine bir motor almayı ve sık sık balığa çıkmayı istiyormuş.

“Demek balık çok burada. Günde kaç saat çalışıyorsun? ”

“Sabah çıkıyorum, öğlene kadar çalışıyorum”

“Öğlene kadar mı?”

“Evet” demiş balıkçı.

“Peki, öğleden sonra ne yapıyorsun?” demiş ihtiyar adam.

“Öğleden sonra da, dinleniyorum, ailem ve arkadaşlarımla zaman geçiriyorum.”

“Tembellik ediyorsun yani” demiş bıyık altından gülerek yaşlı adam.

“Tembellik mi? Yoo..

O sırada, iş adamın evine ulaşmışlar. Bahçeyi geçip evin kapısına gelmişler. Balıkları derin dondurucuya koyup tekrar bahçeye çıkmışlar. Yaşlı adam parayı balıkçıya vermiş. Sonra yaşlı iş adamı bu iyi kalpli balıkçıya bir iyilik yapmaya hatta belki de balıkçıyı zengin bir adam yapmaya karar vermiş.

Eh ne de olsa bu güne kadar yüzlerce adama yüzlerce kere tavsiyelerde bulunmuş, yüzlerce konferansta gözlerinin içine bakan genç öğrencilere ve genç girişimcilere fikirlerini anlatmıştı. Bu balıkçı da artık bunu hak etmiş olmalıydı. Belki de bir gün zengin bir balıkçı olarak karşısına gelecekti ve siz bayım, hayatımı değiştirdiniz diyecekti. Yaşlı iş adamı ise, mağrur bakışlarla, kaderini değiştirdiği yüzlerce zengin kişiye baktığı gibi bakacak, “Ben bir şey yapmadım, sadece kendi potansiyelinin farkına varmanı sağladım diyecekti.

Oysa yaşam ironik sürprizlerle doludur ve hayata kendi penceresinden bakan kişilere bu sürprizleri sunmaktan pek ustadır. Yani öykünün sonunda kimin zengin, kimin ise fakir olacağına hayatın kendisi karar verir.

Yaşlı adam, balıkçının parasını verdikten sonra, “Hele şurada bir soluklanalım” demiş bahçedeki kamelyayı göstererek. “Sana anlatmak istediğim bazı şeyler var. Daha çok gençsin ve önünde uzun bir ömür var”

Balıkçı, ihtiyar adamın teklifine şaşırsa da, adamın ses tonundaki yardımseverlikten ve meraktan kamelyaya oturup adamı dinlemeye başlamış.

“Günde kaç kilo balık tutuyorsun” demiş yaşlı adam.

“On veya onbeş kilo” demiş adam.

“Demek tam gün çalışsan otuz kırk kilo balık tutacaksın. Vay canına, burada balık gerçekten çok. Bu ciddi bir rakam.”

“Nasıl yani! Anlamadım” demiş balıkçı.

“Ayda yirmi beş gün balığa çıksan. Yirmi beş çarpı onbeş o da eşittir üçyüz yetmiş beş kilo eder. Bir ayda teknene bir motor alırsın ve tutacağın balık miktarı da iki katına çıkar.”

“İyi de bu ne işime yarayacak ki” demiş balıkçı.

“Sen beni anlamadın galiba. Sonra bir kaç ayda ikinci bir tekne ve motor alırsın. Hatta büyük bir motor alırsın.”

“Peki, o kadar motoru kim kullanacak. Bir balıkçıyım ben!” demiş balıkçı şaşkın.

“Demek yavaş yavaş anlamaya başladın. İşte burası çok önemli. Artık patronluğa adım atıyorsun. Bir kaç adamı yayına alacak ve onları çalıştırmaya, diğer tekneleri onlara kullandırmaya ve daha çok balık tutmaya başlayacaksın.”

“İyi de bu kadar balığı ne yapacağım. Onu anlamadım! Burada kimse o kadar çok balığı yemez ki!”

“Üstüne iyilik sağlık. Hiç güleceğim yoktu. Geniş düşüneceksin, ileriye doğru geniş bakacaksın. Şimdi, o balık satışından ayırdığın parayla bir soğuk hava deposu kuracaksın. Belki biraz kredi de alman gerekebilir. Neyse, balıkları orada depolayacak ve anlaştığın bir lojistik firmasıyla balıkları İstanbul’a göndereceksin.”

Balıkçı, yaşlı adamı hayretle dinliyormuş. Ona “Peki sonra ne olacak?” demiş.

“Sonra mı? Gördün mü, her şey kendi kendine oluşuyor. Eğer ipin ucunu yakalarsan ve doğru zamanda doğru hamleyi yaparsan turnayı gözünden vurursun. Derken işleri iyice büyütecek ve daha büyük motorlar alacak ve filonu genişleteceksin. Sadece bu kasabada değil, bu kente iş yapmaya başlayacaksın.

“O zaman o soğuk hava depoları da yetmeyecek. Sonra ne olacak o kadar balık. Helak mı olacak?” demiş balıkçı.

“Bak, her sorun bir fırsat aslında. Sorular, fırsatların kapılarıdır. Yeter ki doğru soruyu sormasını bil. Balık çoğalınca, bir balık işleme fabrikası kuracaksın. Konservesini yapacak, yağını çıkaracak, tüm ülkenin en iyi balık firmasının sahibi bile olabilirsin.”

Balıkçı, kendini koca fabrikanın patronu olarak düşlemiş. Yüzlerce işçi, yüzlerce balık… Yavaş yavaş üzerine bir ağırlık gelmeye başlamış. “İyi de bu benim ne işime yarayacak.

“Çok zengin olacaksın. İşi iyice genişletip tüm ege ve Akdeniz de bu tesislerden kuracak hatta karedeniz de bile bu tesislerden açacaksın. Çok zengin olacaksın, çok ” demiş yaşlı adam. Anlatırken balıkçıyı da hayal ediyor ve onun o halinden keyif alıyormuş. Sanki kendi yükselişi ve şirketinin yükselişi gibiymiş balıkçının durumu.

“Çok zengin olmak ne işime yarayacak? Para her şey demek değil ki!” demiş balıkçı.

“Bak burada haklısın. Para bir süreliğine nefsini idare ediyor ama sonra paraya karşı köreliyorsun. Bu sefer, ün, başarı ve güç giriyor hayatına. Her yerde insanlar önünde iki büklüm oluyor. Bir sürü insan ağzından çıkacak tek kelimeye bakıyor. Her yere davet ediliyorsun. Yüzlerce binlerce iş adamı konferanslarda ağzından çıkacak o sihirli başarı kelimesine odaklanıyor. Gençler üniversitelerde ağzı açık seni dinliyor. Alında bunu sana anlatamam, yaşamak lazım.”

“Peki, tüm bunlardan sonra neler olacak?” demiş balıkçı.

Yaşlı adam, balıkçının meraklandığını ve hevesleneceğini düşünmüş.

“Sonra şirketlerin büyüdükçe sen yaşlanacaksın ve dişinle tırnağınla kazandığın bu başarı imparatorluğunu emanet edecek birilerini arayacaksın. Bu aşamada iyi eğitimli çocukların devreye girecek ve şirketi onlara, başarına başarı katsınlar diye devredecek onları uzaktan kontrol edeceksin. Onlardan emin olduğunda ise kenara çekilecek ve başarının tadını çıkarmaya başlayacaksın.” Burada biraz urmuş ve geniş bir soluk almış yaşlı adam.

“En tatlı kısım burası. Artık yaşlandın ve yoruldun. Belki de benim gibi yetmiş yaşına geldin. Artık şirketleri bırakıp güzel bir sahil kasabasında güzel bir ev, güzel bir motor alacak ve hayatının sonlarını bu muhteşem sahil kasabasında geçirecek ve hayatının son yıllarını mutluluk içinde geçireceksin.”

Balıkçı ihtiyar adama bakmış, bahçeden görünen denize bakmış.

İyi de ben zaten “Şu anda senin dediğini yapıyorum” demiş.

“Nasıl yani?” Demiş ihtiyar adam.

“Ben küçük bir balıkçıyım. Mutluyum. Bu kadar kazanmak bana yetiyor. Anlattığın şeyi zaten şu anda yapıyorum, o zaman dediğin şeyleri yapmama ne gerek var. Tüm bunları zaten şimdi yapıyorum. Mutluluğumu çalışma ve para karşılığı verip, en sonunda yıllar sonra o mutluluğa kavuşmaktansa, şimdi yaptığım gibi daha mutlu olabilirim değil mi? Bunun için çok paraya ihtiyacım var mı?”

İhtiyar iş adamı bir anda, yıllarının nasıl gittiğini, nasıl kendisini yıprattığını, daha da önemlisi amaç ve aracı birbirine nasıl karıştırdığını fark etmiş.

“Sen benden daha zenginsin balıkçı. Böyle devam et.” demiş iş adamı.

 Yazar: Cengiz ÇATALKAYA

 


İş ve Özel Yaşamda Başarının Sırrı; Duyarlılık

Yazan: admin Tarih: Şub 3rd, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM, İŞ DÜNYASI

Pozitif bilimler dediğimiz fizik, kimya, matematik gibi bilim dallarında neden sonuç ilişkisi tüm örgüyü anlamak ve açıklamak için yeterli olsa da, konu insan olduğunda neden sonuç ilişkileri maalesef bir yerden sonra gerekli açıklamayı üretemiyor.

Klasik neden sonuç ilişkisi ile açıklama örneğin şu sorulara cevap bulamıyor;

1)  Nasıl oluyor da, bir iş takımı içinde tüm insanlar aynı eğitim seviyesine sahip olmalarına rağmen bazıları daha ön plana çıkıyor ve daha başarı oluyor,

2)  Nasıl oluyor da, belli bir süre performansı düşük olan bir grup insan, yöneticileri değiştiğinde ya da gruba yeni bir üye katıldığında üstün performanslı bir takım halini alıyor,

3)  Ya da nasıl oluyor da, bir süre öncesine kadar (dış dünya koşulları değişmediği halde) kendimizi işe karşı isteksiz hissederken, bugün içimiz işleri bir an önce bitirmek ve düzenleme isteği ile doluyor.

İşte klasik neden sonuç ilişkisi içinde tam cevap bulunamayan bu ifadeler, işin içine insan duyguları girdiğinde kendi cevaplarını buluyorlar.

Beyin üzerine yapılan araştırmalar şunu söylüyor ki; beyin bilişsel süreçlere paralel olarak duygusal süreçleri de işliyor ve her bilişsel tepki ile birlikte bir duygusal tepki de üretiyor.

İşte bu nedenle iş ve özel yaşamda başarılı olabilmek için bilişsel süreçlere odaklandığımız kadar, aynı zamanda kendimizin ve çevremizin duygusal süreçlerine de odaklanmalıyız. Yani, sadece yapılan işler, rakamlar ve sonuçlarla ilgilenmek sistemi bir yere kadar çalıştırsa da üstün performans elde etmek için bunların ilerisine geçmek, kendi iç yaşantılarımızla birlikte kişiler arası ilişkilerde karşımızdakini iç yaşantılarını anlamaya çalışmalıyız.

Biliyorum, şu anda söylediklerim size biraz yabancı geliyor ancak şöyle bir geriye doğru gittiğinizde;

1) İş arkadaşınızla acı tatlı olayları paylaştığınızda aranızdaki ilişkinin daha iyiye gittiğini,

2) Zor bir gününüzde iş arkadaşlarınızı yanınızda hissettiğinizde günün daha kolay geçtiğini,

3) İş arkadaşlarınızın size samimi ilgi ve desteğini hissettiğiniz iş yerlerinde daha uzun süre çalıştığınızı,

4) Birlikte çalıştığınız ve işe yeni başlayan arkadaşlarınızın sizin samimi desteğinizi hissettiklerinde daha güler yüzlü ve motive olduklarını

Hatırlayacağınızı düşünüyorum.

Ve biraz daha kendinizi zorladığınızda, insanın kendisinin ve çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine gösterdiği hassasiyet ve ilgi olarak tanımlayabileceğimiz “duyarlılığın” ne kadar etkili sonuçlar doğurduğuna dair kanıtları arttırabileceğinize inanıyorum.

Peki, iş ve özel yaşamdaki katkısı için örnekleri çoğaltabileceğimiz “Duyarlı” yaklaşımı geliştirmek için ne yapmalıyız?

1) Öncelikle kendi davranış ve tepkilerimiz konusunda düşünmeye başlamak sağlıklı bir ilk adım olacaktır,

2) Kendimizi rahat ve motive olmuş hissettiğimiz süreçler ile bunun tam tersi süreçlerde “Neden böyle?” sorusunu sormak bize yeni ufuklar açacak cevaplar üretmekte yararlı olacaktır.

3) Çevremizdekilerle samimi ilişkiler kurmak için açık ve net girişimlerde bulunmak sağlıklı geri bildirimler almak için önemli bir diğer adımdır.

4) Eleştirilere açık olmak, bu eleştirilerde gerçek paylarını araştırmak kendimize yönelik bakış geliştirmemizde diğer önemli bir adım olacaktır.

5) Son olarak da çevremizdeki insanlarla samimi olarak ilgilenmek ve en önemlisi onları dinlemek, kendimizi onların yerine nasıl bir bakış açısı ile hareket ettiklerini anlamaya çalışmak duyarlılık geliştirme sürecimizde bize yardımcı olacaktır.

 

İlhan Gülertan

 

 


Her şey istemekle başlar..

Yazan: admin Tarih: Şub 1st, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

Her şey istemekle başlar..

“İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” demiş Yahya Kemal.

Hayal ettiğimiz sürece, hayata tutunuyoruz. Hayallerimizin peşinde koştuğumuz sürece, hayata daha da sarılıyor, başarılarımızla hayattan daha fazla zevk alıyoruz. Peki, ömür denen yolculukta hayallerimizin ne kadarını gerçekleştirebiliyor, ne kadarına yaklaşabiliyor ya da en önemlisi neden başaramıyoruz?

Hayallerimiz vardır;

Çocukken vitrindeki en güzel oyuncak, oynadığın saklambaçta, körebede, birdirbirde, misket oyununda hep kazanan olmak, 

Biraz daha büyüdüğünde sınavlarda iyi notlar, ÖSS yi kazanmak, üniversitede istediğin bölüm, mezun olduğun gün, iş bulabilmek, kariyer yapabilmek, zam alabilmek,

Ressam olmayı isteyen için; ilk resim sergisi,

Hız tutkunu için; katıldığı yarışta birincilik kupasını havaya kaldırmak,

Mutlu bir evlilik, başarılarla dolu bir iş hayatı, çocuklar, lüks bir ev, araba, yazlık, dünya seyahati,

Bazen, en çok sevdiğin, hayran olduğun kişinin mesleği, kişiliği, sahip oldukları…

Sanki onun sahip olduklarına kavuştuğunda, onun gibi olacağına inançtır hayalleri süsleyen..

Hayaller aslında, hayatlarımızda eksik olduğuna inandığımız şeylerin tamamlanması isteğidir.. Onlar gerçekleştiğinde yüzlerde kocaman bir gülümsemeyle “işte, şimdi tamam..” diyebilmeyi istemektir.

İster şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda, ister kalabalıkta, ister günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda, kurduğumuz hayallerimizle bile bu kadar mutlu olabiliyorsak, kim bilir hayalimiz gerçekleştiğinde neler olacak diye merak etmekle ve en önemlisi de istemekle başlıyor bu yolculuk.

Hayalleri gerçekleştirmek aslında o kadarda zor değil, yeter ki;

Hayallerimize giden yolda karşımıza çıkan kapalı kapıların önünde, bize kendiliğinden açılmasını beklemeyelim.

Hep birilerinden yardım beklemek yerine, insanın kendi şansını kendinin yaratabileceğine inanalım.

Kaderimize, aslında yaptığımız seçimlerle kendimizin, yön verdiğimizi kabul edelim.

Başarılarımızda nasıl ki “çok çalıştım ve ben başardım” diyebiliyorsak, başarısızlıklarımızda da öncelikle kişisel öz eleştirimizi yapabilmeyi, seçimlerimizi tekrar gözden geçirerek, farklı yolları da denemeyi ve asla pes etmemeyi öğrenelim.

Önyargılarımızdan kurtulmayı, korkularımızla yüzleşmeyi becerelim.

Kendimize inanmayı, güvenmeyi, hedefe kitlenmeyi, istemeyi, azmetmeyi bazen de savaşmayı göze alalım.

Hayalleri gerçekleştirebilmek için, istemeli, düşünmeli, inanmalı, hedeflemeli, planlamalı, eyleme dönüştürebilmeli, istikrarı elden bırakmamalı, emek harcamalıyız.

Kendini tanımayan, ne istediğini bilmeyen, kendine ve yaşama dair sorular sorup ta cevaplarını bulmaya çalışmayan, araştırmayan, sorgulamayan insanların hayalleri, askıda kalanlardır. İlk aklına geleni uygulayan, amaçsız, temelsiz, zoraki, özentiden ibaret hayaller ulaşılsa dahi bilinenin aksine sahibine beklediğini veremez..

Hayal etmek; kendine değer vermektir!.. Yaşamayı sevmektir!..

Yıllar sonra geçtiğimiz yollara baktığımızda, bir kez daha haz alacağımız hayatlar dileğiyle..

Sinem Can

 


site ekle
Site Ekle
LinkBankasi.Net
Toplist