HOŞ GELDİNİZ

***
HAYAT;
ÖĞRENME, BİLME ve PAYLAŞMAKTIR.

***
İNSANLIĞA,YARATICI DÜŞÜNCE İLE BİR NEVİ SERVİS YAPMA VE PAYLAŞMA
SANATIDIR.
***

TÜRKİYE CANIM FEDA

Yaşamak Yürek ister Çünkü…

Yazan: admin Tarih: Nis 30th, 2009 | Kategori:: AŞK & SEVGİ

 

 

Yaşamak yürek ister;  belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

 

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; ‘ya sonra’ diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; ‘ya sonra’! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; ‘ya sonra’. Bilinmeyen bir ‘ya sonra’ için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. ‘Sonrası umurumda bile değil’ deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

 

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

 

YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ…


Üç Heykel

Yazan: admin Tarih: Mar 23rd, 2009 | Kategori:: HİKAYE, KİŞİSEL GELİŞİM

 

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
“Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

 

 

 


Bir Kartal Hikâyesi..

Yazan: admin Tarih: Mar 10th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

 

Bir rivayete göre; dört tavuk bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çaldılar.
Yumurtayı kümese getirdiklerinde, kümeste bulunan diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşündüler. Zaman geçti, yumurtayı getirenler de unuttu, onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğunu inandılar…

Bir anne bulundu yetim yumurtaya, kuluçka başladı. Kısa bir zaman sonra yumurta kırıldı. İçinden simsiyah kanatlı,ilginç gagalı tuhaf bir tavuk çıktı…. Herkes mutluydu, böylesini ilk defa görmüşlerdi. Anne tavuk, dersler vermeye başladı yavrusuna: “Bak yavrum, yerden bulduğun böceği şöyle ye! Arpayı buğdayı böyle ye!.”Anne tavuk her geçen gün yeni şeyler öğretiyordu yavrusuna. Büyük tavuk annesinin her söylediğini yapıyordu. Tehlikelere karşı nasıl davranılacağını da öğretti annesi: “Bak yavrum, eğer kedi buradan gelirse aksi istikamete doğru kaç, şuradan gelirse buraya kaç…”

Büyük tavuk büyüdükçe güzelleşiyordu. Oldukça uzun kanatları vardı. Ara sıra diğerleri onun kanatlarına bakmak için geliyorlardı…

Bir gün anne tavuk yavrusuna havadan gelen tehlikelere karşı kendini nasıl savunacağını anlatırken büyük tavuğun gözü, gökyüzünden süzülerek korkunç bir ihtişamla geçiş yapan başka bir canlıya ilişti.

-Anne bu ne? Dedi büyük tavuk.
-Ha o mu? O kartal yavrum, kuşların padişahı.
-Ne de güzel uçuyor!
-Evet yavrum! Ama sen sakın ona özenme. Asla onun gibi olamazsın! Sen bir tavuksun. Senden önce baban,deden,amcan hepsi ona özendi ama hiç biri onun gibi uçamadı.. SEN BİR TAVUKSUN VE BİR TAVUK GİBİ YAŞAMALISIN!..

O günden sonra büyük tavuk, ömrü boyunca arka bahçede kartalın ihtişamlı geçişini izleyip iç çekti… ve her seferinde “keşke bende bir kartal olup uçabilseydim.” Dedi. Yine bir gün siyah kanatlı büyük tavuk ihtişamlı kartalı izlerken ölüp gitti…O nu bir tavuk gibi defnettiler; ki hakikatte ölen bir kartaldı..

“Bir kartal gibi doğup, bir tavuk gibi yaşayan ve kartallara özenip sonunda bir tavuk gibi ölen binlerce kartal var. Yıl 2009, yer DÜNYA.. Şu anda kendi gücünün farkına varamayan, milyonlarca hatta milyarlarca insan var yeryüzünde. NE BÜYÜK ACI!!

HİÇ BİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR…
HİÇ BİR ŞEY ANLATILDIĞI GİBİ DEĞİL…
HER DUYDUĞUNA İNANMA….
GELECEĞİNİ ŞEKİLLENDİREN DÜNÜN GEYİĞİ DEĞİL, YARININ HAYALLERİDİR..


imkansız mı?

Yazan: admin Tarih: Mar 3rd, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

“18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman,
New York’ta, Lincoln Center’daki Avery Fisher
Salonunda bir konser vermek üzere sahneye çıktı.
Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız
bilirsiniz ki onun için “sahneye çıkmak”
hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan
Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici ateller
vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir.
Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım
atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş yavaş
yürüken görmek unutulmayacak bir görüntüdür.
Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir,
sandalyesine erişinceye kadar.
Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere
koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar,
bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır.
Daha sonra yere eğilerek kemanını alır,
çenesinin altına koyar, orkestra şefine
başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamanda değin, izleyiciler bu ritüele alışmışlardır.
O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken
sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken
inanılmaz bir sessizlikle beklemektedirler.
Çalmaya hazır olana dek beklerler.
Ancak o konserde bişiler ters gitti. Daha ilk birkaç
satırı çalmıştı ki, kemanın tellerinden bir tanesi koptu.
Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü,
salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun
gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği
konusunda yanılmak imkânsızdı. Ve bunun
akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da…
O gece orada olan insanlar kendi kendilerine
şöyle düşündüler: “Anlamıştık ki, yeniden
ayağa kalkması, atelleri yeniden takması,
koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne
arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması
ya da yeni bir tel takması gerekecekti”
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika
kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra
şefe yeniden başlaması için işaret verdi.
Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti.
Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç
ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki;
senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkansızdır.
Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir…
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti.

Onu, parçayı kafasında molüde ederken,
değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına
sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç
vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için…
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı.
Ve akabinde seyirciler ayağa kalktı ve tezahürata başladılar.
Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı.
Hepimiz ayaktaydık… Bağırıyor, ıslık çalıyor,
alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi,
beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk.
Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını
kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil
ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :

“Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir,
elinde kalanlarla ne kadar daha
müzik yapabileceğini bulmak…”
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan
beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir?
Belki de bu bir yaşam tarzıdır,
sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile
müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire,
bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile
bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik
yapmayı seçer… Ve o gece yaptığı; sadece
3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı,
4 teli varken yaptığı herşeyden daha güzel,
daha kutsal, daha unutulmazdı…

O zaman belki de bizim görevimiz,
yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen,
ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır;
önce elimizde olan herşeyle ve daha sonra bu artık
imkansız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla
…”

Jack Riemer

 


Hayatı tersine yaşamak

Yazan: admin Tarih: Şub 25th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

 

Hayat tersine yaşanmalıydı bence..
önce ölümü savuşturmalıydık başımızdan.
yirmi yılımızı huzurevinde geçirip,
çok gençleştiğimiz için atılmalıydık.
altın bir saatimiz olduktan sonra işe başlamalıydık
kırk yıl çalışmalıydık, ta ki emekliliğin tadını
çıkarabilecek denli gençleştiğimiz güne kadar.
üniversiteye gitmeliydik sonra, liseye hazır hale
gelinceye dek PARTİ yapmalıydık.
iyice ufalmalıydık, oyun oynayıp sorumlulukları unutmalıydık…
küçük bir kız ya da erkek bebek olunca annemize
dönmeli, son dokuz ayımızı yüzerek geçirmeli,
ve…

sevgi dolu bir bakışta son bulmalıydık.

 

Norman GLASS
 
 

En iyisi doğallık diyenlere :)

Yazan: admin Tarih: Şub 23rd, 2009 | Kategori:: MİZAH

 

Kadının biri, 46 yaşındayken kalp krizi geçiriyor ve hastaneye kaldırılıyor. Ameliyat masasındayken, ölüme yakın, birden bir hayal görüyor.
Azrail’i görüyor ve soruyor:
‘Benim saatim geldi mi?’

Azrail cevap veriyor:
‘Hayır, senin daha 43 sene, 2 ay ve 8 günün var’.
Narkozdan uyandığında, estetik yaptırmaya karar veriyor. Yüzünü gerdiriyor, dudaklarını doldurtturuyor ve göğüslerini düzelttiriyor.

Kısacası: ‘Yeniden doğmuş gibi’ daha uzun bir süre yaşayacağını bildiği için şimdi, o kadar ameliyatın değdiğini düşünüyor. Son ameliyattan sonra, hastaneden tamamen yeni bir insan gibi çıkıyor. Tam karşıdan karşıya geçiyorken ambulans çarpıyor ve ölüyor.
Azrail’e soruyor:

‘40 seneden daha fazla yaşayacağımı söylemiştin. Neden o zaman bana o ambulansın çarpmasını engellemedin?
Azrail cevap veriyor:

‘Kız, Allah canını almasın ben seni tanıyamadım…!

 


“Sen benim Herşeyimsin ”

Yazan: admin Tarih: Şub 14th, 2009 | Kategori:: AŞK & SEVGİ

Evlilik hayatında en büyük hayal kırıklıklarını eşine “Sen benim her şeyimsin!” diyen kişiler yaşıyor. Psikolog Yasemin Uçal, “Kimseye taşıyamayacağı bir rol yüklenmemeli.” dedi.

Bir insanın sevdiği birine ’sen benim her şeyimsin’ demesi, ilk başta verilen kıymeti ifade etmek açısından çok güzel gelebilir. Ancak, bu sözün fiil olarak karşılık bulmasını beklemek muhatabında aynı hoş duyguları uyandırmıyor. Çünkü bir kişinin “anne-baba, eş, arkadaş, evlat” rollerini aynı anda karşılaması çok zor. Bu imkânsızlık, beklentileri karşılanamayan tarafı üzdüğü gibi, kendisinden çok şey beklenen tarafta da boğucu bir etki yapabiliyor.

Hayatımızda sadece bir tane rolü olabileceği halde ‘her şeyimizi’ üstüne yüklediğimiz kişiden ‘ben senin beklentilerini karşılamak zorunda değilim’ cevabını aldığımızda yıkılabiliriz. O, bunu diliyle ifade etmeyip hiçbir beklentimizi vermeyerek de gösterebilir. Özellikle eşler arası ilişkide makul olan, herkesi kendi konumunda kabullenmek ve fazla beklenti içine girmemektir.

Psikolog Yasemin Uçal’a göre, bu idrak seviyesine ulaşmanın yolu ‘karşımızdakinin de kendimiz gibi birçok konuda aciz, eksikleri olan, mükemmel olmayan’ bir insan olduğunu kabullenmekten geçiyor. Bir tane rolü olan insana, başka görevler de yükleyip onu her şeyimiz yapma isteğinin altında sorumluluktan kaçma arzusu yatıyor. Çünkü biri her şeyimiz olursa kendi işimizin azalacağını düşünüyoruz.

Mesela, ‘eşim benim her şeyim’ diye düşünen kişi için eşinin varlığı, hayatta çok şeye sahip olmak demektir. Onu sadece eş olarak görse birçok şeyi kaybediyor ve kendisine daha çok iş düşüyor. Kendini geliştirmesi ve daha güçlü olması gerekiyor. Çünkü hayatta huzurlu ve mutlu olmak için herkesin sorumlulukları vardır. Eksikliğini hissettiği maddi ve manevi ihtiyaçları gidermesini tek bir kişiden beklemek kişinin kendi üzerinde değişim ve gelişim yapmasını da engelliyor.

Hiç kimsenin mutlak güç sahibi olmadığını hatırlatan Yasemin Uçal, eşimizin her şeyimiz olmasını beklemenin inancımıza da ters düştüğünü söylüyor. Evlenen insanların bir taşla sayısız kuş vurmak istediğini belirten Uçal şöyle konuşuyor: “Biri her şeyimiz olacağına, sadece rolü neyi gerektiriyorsa o olsun. Eşimiz eş, çocuğumuz çocuk, annemiz anne, babamız baba olarak kalsın. Onlardan farklı roller beklemek hayatımıza birçok olumsuzluk getirir. Eş de şefkat gösterebilir; ama anne-baba yerine konulamaz. Eşimizle bütünleşiyoruz; ama dünyaya tek gelip tek gittiğimizi unutmayalım. Herkes yaptığından kendisi sorumlu. Bizi yaratan ve huzuruna dönecek olduğumuz Allah (cc) ancak her şeyimiz olabilir. Karşımızdakinin sadece kendine düşen sorumluluğu bilmesi ve ona göre davranması hayatı düzenleyen bir durumdur.”


Dava

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: HİKAYE

Avukat Petroçelli’nin kaybettiği tek dava:

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu..Futbolcu yakalanmıştı… Ama karısının cesedi ortada yoktu..
Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi.. Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu..
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
“Sayın jüri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum..
Buna az sonra sizler de inanacaksınız.. Neden mi?
Bakın, şimdi 1′den 10′a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek..
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10…”
Bütün jüri kapıya döndü… Kimse girmedi içeri..
Avukat bir savunma dehasıydı; öldürücü hamlesini yaptı..
“Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz.. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız.. İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum..”
Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı..
Mahkeme çıkışında avukat, bayan jüri başkanına yaklaştı:
“10′a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız.. Neden böyle bir karara imza attınız?”
“Doğru” dedi jüri başkanı;
“Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu!..”

 


Ya içindeyiz hayatın, ya da …

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

Her işin bir çıraklık, kalfalık, bir de ustalık dönemi vardır. İyi usta olacaklar daha kariyerlerinin ilk yıllarında belli olurlar ve başarı için pek çok bedel öderler. Elde edilen başarıda ise sadece kendi renklerini taşırlar…

Sultan bir gün komşu ülkeyi ziyarete gider. Mükemmel ağırlamanın yanı sıra, sultanı etkileyen bir başka şey daha olmuştur. Komşu ülkenin sultanının sarayının duvarları öyle bir tuğladan yapılmıştır ki, alır götürür bizim sultanı başka bir dünyaya. Öyle bir renktir ki, tarifi olanaksızdır. O kırmızıdır yangın gibi, o kahverengidir içini çarpan, o kızıldır, o her renktir velhasıl. Ülkesine dönünce emir salar dört bir yana, ” benim ülkemin ustaları da yapar mutlaka böyle bir renkten tuğla, tez getireler numunelerini.” Ama gelen örnekler tatmin etmez sultanı. Bunun üzerine ödül koyar sultan; istediği renkte bir tuğla getirene servet vaat eder. Nafile, ülkenin tüm ustaları ucunda servet de olsa başaramazlar, istenen rengi tutturamazlar. Sonun vezirlerden birinin kulağına ülkenin bir köşesinde bilge, kendi halinde yaşayan bir ustanın şöhreti gelir. Yapsa yapsa o usta yapar, o rengi o tutturur der. Sultan kendisi gider ustanın ayağına, tutsağı olduğu rengi bulacak adama değer çünkü bu. Usta anladım der, ben o rengi tanıdım, bilirim nasıl bir tutku yarattığını, yapmaya çalışırım ve yaparım, lakin vakit ister. Sultan vakit verir, ödülü de kendisinin seçmesini ister. Usta bir ayda yerine getirecektir görevi, o eşsiz rengi, canım karışımı bulacaktır. Usta çalışmaya başlar, dener, dener.

Her türlü maddeden renk çıkarmaya çalışır. Dener, dener. Günler hızla geçmeye başlar. Yapılan tuğlalar fırından çıktıklarında bir türlü tatmin etmez ustayı. Oysa söz vermiştir sultana, yaparım demiştir; tuttururum o rengi, bilmez miyim nasıl aranır o renk? Günler sayılıdır. Usta rengi tutturamamanın verdiği eziklikle daha da yoğunlaştırır çalışmalarını. Gece demez gündüz demez çalışır, dener. Ama olmaz işte kendi beğenmemiştir ki, işte budur deyip götürsün sultana. Son bir umut daha kalmıştır bir ayın dolmasından önceki son gece. O karışımı da gönlünün tüm zenginliğini, renklerin tüm çapkınlığını, maddelerin tüm çekiciliğini karıştırarak yaratmaya çalışır usta. Fırına atar tuğlaları ve bekler. Sonuç ne yazık ki düş kırıklığıdır. Verilen söz tutulamamıştır, denenecek başka bir yol da yoktur. Usta her şeyini koymuştur ortaya ama olmamıştır. Yangın, ateş, ustanın bağrına çöker. Fırının alevleri çağırır onu gel diye. O da reddetmez bu daveti. Ertesi gün süre dolduğu için sultan kendisi gelir ustanın yerine sonucu görmek için. Usta görünürde yoktur ama fırında bir şeyler vardır. Fırının kapağı açılır ve tuğlalar dışarı çıkarılır. Sultan kendinden geçmiş tutkuyla aradığı renge kavuşmanın mutluluğuyla yaşamaktadır. ” Bulun ustayı gelsin saraya, ne dilerse verilecektir kendine, hatta fazlasıyla verilecektir. ” diye emir buyurur.

Bu öyküden birçok hisse çıkartılması mümkündür. Ancak ben bireysel dersler yerine öykünün toplam mesajı üzerinde durmak istiyorum. Şöyle bir geriye yaslanın ve geçmişe bakın. Lise bitirme sınavına nasıl çalıştınız, ya üniversite giriş sınavına? Üniversiteyi bitirirken çektiğiniz zorluklar, bitirme ödevleriniz, daha sonra ilk iş arayışlarınız, reddedilişiniz, ilk işe başlamanız, ayrılmanız, askerlik, size acı çektiren sevgiliniz. Velhasıl tüm uğraşılarınız, çabalarınız, savaşımlarınız, aldanışlarınız, kazanımlarınız. Tüm bunları şöyle bir gözden geçirin bakalım. Ya bugün bulunduğunuz yer? Buraya uçarak ya da gökten zembille gelmediniz. Hep geçmişteki uğraşılarınız ve didinmelerinizle ulaştınız bu güne. Yarında yine kendi çabalarınızla ulaşacaksınız. Burada en önemli etken sizsiniz. Siz hayatın içine daldınız ve kendi renginizi yarattınız. Siz olmasaydınız, sizin didinmeleriniz, hayal kırıklıklarınız, sevinçleriniz olmasaydı, yani siz kendinizi hayatın içine atmasaydınız bu günkü siz olmazdınız. Yarın ne mi olarak? Tabi bugünkü karışımlar ve fırınlara girme kararınız yönlendirecek yarını da.


Aslında “üstün zekalısınız”

Yazan: admin Tarih: Şub 13th, 2009 | Kategori:: KİŞİSEL GELİŞİM

Son bilimsel araştırmalara göre, bireylerin büyük bölümü yeteneklerini küçümsüyor. Aslında sınırsız bir öğrenme ve yaratıcılık yeteneğine sahipsiniz. İnsan beyninin bilinen yeteneklerinin yüzde 95’i son 20 yıl içinde öğrenildi. İşte çağdaş zekâ ve beynin doğası üzerine yapılan araştırmalardan çarpıcı sonuçlar.

Çoğumuz geleneksel IQ (Zekâ düzeyi) testine dayalı bir zeka konseptiyle büyüdük. IQ testi, Alfred Binet (1857-1911) tarafından bulundu. Binet’in psikolojiye aşırı ilgisi vardı. Özellikle, çocukların akademik potansiyelinin değerlendirilmesinde kültür ve sınıf önyargılarının üstesinden gelmek istiyordu.

Geleneksel IQ konsepti o dönem için devrim sayıldı. Ancak günümüzün araştırmaları bu testin iki önemli zafiyetini ortaya çıkardı. Birincisi, zekânın doğuşda belirlendiği ve değişmez olduğu. Buzan, Machado, Wenger gibi araştırmacılar, eğitimle IQ’nun yükselebileceğini gösterdiler. Nature Dergisi yaptığı bir araştırmada genlerin IQ’ya yüzde 48’den fazla etkili olmadığı sonucuna vardı. Yüzde 52’si doğum öncesinin, çevrenin ve eğitimin bir fonksiyonuydu.

Psikolog Howard Gardner her birimizin en az yedi ölçülebilir zekâya sahip olduğumuzu belirten çoklu zekâ teorisini ortaya koydu. Yedi zekâ ve her biri için bazı dahi örnekleri şöyle:

1. Mantık-Matematik: Stephan Hawking, Isaac Newton, Marie Curie

2. Sözel-Edebi: William Shakespeare, Emily Dickinson, Jorge Luis Borges

3. Mekanik: Michelangelo, Georgia O’Keeffe, Buckminster Fuller

4. Müzik: Mozart, George Gerswin, Ella Fitzgerald

5. Beden-Kinestetik: Morihei Ueshiba, Muhammed Ali, F. M. Alexander

6. İnsanlar arası-Sosyal: Nelson Mandela, Mahatma Gandhi, Kraliçe I. Elizabeth

7. İç dünyası (kendini bilme): Viktor Frankl, Thich Nhat Hanh, Rahibe Teresa

Çağdaş psikolojik araştırmalar beyninizin sandığınızdan çok daha iyi olduğunu ortaya çıkardı. Beyniniz, herhangi bir süper bilgisayardan daha esnek ve daha boyutlu. Hayatınız boyunca, her saniye, saniyede yedi şeyi öğrenebilir ve beyninizde daha çok öğrenecek yeterli yeri bulabilirsiniz. Beyninizi doğru şekilde kullanırsanız yaşlandıkça gelişir. Sınırsız sayıda kromozom bağlantısı yapma kabiliyetine, yani düşünce durumu potansiyeline sahip.

Yavru ördekler hayatta kalmayı annelerini taklit ederek öğrenirler. En iyi modelleri seçmek bizi potansiyelimizin gerçekleşmesine doğru götürür. Örneğin iyi bir lider olmak istiyorsanız Winston Churchill, Abraham Lincoln ya da Kraliçe Elizabeth’i inceleyin.

The Book of Genius’ta (Dahinin Kitabı) Tony Buzan ve Raymond Keene tarihin en büyük dahilerini sıraladılar. Kriterleri şunlardı: Özgünlük, beceriklilik, konusuna hâkimiyet, vizyonun evrenselliği, güç ve enerji. Liste şöyle sıralanıyor.

1. Leonardo Da Vinci

2. William Shakespeare

3. Mısır piramitlerini inşa edenler

4. Johann Wolfgang von Goethe

5. Michelangelo

6. Sir Isaac Newton

7. Thomas Jefferson

8. Büyük İskender

9. Phidias (Atina’nın mimarı)

10. Albert Einstein

Kaynak : AKILVEZEKA


site ekle
Site Ekle
LinkBankasi.Net
Toplist